Hangisi daha evla bilemedim.Samimiyet peçeli buz kalıbını boyuna silkeleyip özündeki kutsiyeti açığa çıkarmaya çalışmak mı? Yoksa eller semada duadan gayrı bir şey etmemek ve sükut içerisinde nihai sonu beklemek mi?
Ne feryad edersin divane bülbül Senin bu feryadın Gülşene kalsın Bu dünyada eremezsen murada Huzuru mahşere divana kalsın*
Üstadın mezarından kopardığım çiçek.
Bekliyordum ama kimi? Mana cevherine yüz çevirmiş ‘’Nefsi,nefsi! ‘’diye hınçla feveran eden, mutluluğu; kalbi kırık aşıklar peyda etmekte bulan sanatlı sufliyeti mi? Yoksa, yarini bulmanın sevinciyle köy yolunda neşeyle koşan, buram buram Anadolu kokan saffet abidesini mi? Birinin gelmesi tabiatına aykırıydı, diğeri ise gelemeyecek kadar uzaktaydı; ötelerin ötesinde…
Bir zaman sonra bu düşünceler zihnimi sessizce terk etti. Artık mücadele etmiyordum. Göz pınarlarımın kuruduğunu acı bir şekilde fark ettim. Dünyaya dair kaygılara düşünce kalbi melekelerim körelmiş adeta iflas etmişti. Rabbim zalimin eliyle beni bu halden kurtardı. Kanun koruyucusu artık zindan bekçisiydi. İdareden kodese bir garip tasfiyeydi olan.
Reis Bey’in ilhamıyla parmaklıkların üzerine hayalimde bir sözcük yazdım: Merhamet! Mahkûmların isteklerine, feryadına hep merhametle mukabelede bulundum. Onların duasının derdine düştüm. Ne, sara krizleri geçiren bombacı Mülayim,ne de sarhoş Rizeli.Sade biri beni fazlasıyla yordu; merhametin öldürdüğü arsız Ukraynalı Helena… Bitmek bilmeyen istekler ve suiistimaller,mevzu Helena olunca değişmez kabullerdi.Bir gün sabrımı yitirdim ve kalbini kırdım,sonrasında pişman oldum ama belli de etmedim.Ertesi gün beni zindanın önüne çağırdı ve parmaklıkların arasından kağıttan yaptığı gülleri uzattı. İşte merhametten doğan iyilik ve incelik dedim kendi kendime.Gözyaşlarım içime aktı.
Uğradığım zulüm karşısında her şeyi unutmuştum.Ailemi,dostlarımı,arkadaşlarımı ve sultanı.O kağıttan güller bana kim olduğumu hatırlattı.Sultan benim kalbimi değiştirdi. Fakat ben ihlas yoksunu dualarım ve aşağı seviyemden olsa gerek ona zerre tesir edemedim.Şimdilerde çektiğim çileyi kalbimin saflaşması adına başka bir merhale olarak görüyorum.Rabbimin bir gün sultana dair olan dualarımı kabul etmesini diliyorum.
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker. Sonra dilediğini affeder, dilediğini azaba uğratır. Doğrusu Allah her şeye kadirdir (Bakara Suresi 284. ayet)
Allah resulu ayeti ashabına tebliğ etti.Ayet;içinizden,aklınızdan geçen her türlü kötülüğün ve fenalığın hesabını Allah size soracaktır diyordu.
Sahabenin çilekeş omuzları böylesi ağır bir yük görmemişti.Ayeti duyan rengi benzi atmış bir şekilde mescide,efendimize(SAV) koşuyordu.Kendilerinden istenen herşeye evet diyen,birgün olsun ''of'' demeyen sahabe,nasıl olup da bu ayete gücünün yetmeyeceğini söyleyecekti.Mescide girenin dizlerinin bağı çözülüyor,olduğu yere çöküp kalıyordu.Efendimiz(SAV) çehreleri dertli sahabeyi görünce onlara: ''Ne istiyorsunuz?'' diye sordu.İçlerinden biri cesaret edip umumun derdini ayan etti ve şöyle dedi:''Ya resulallah Allah'ın bize farz kıldığı;namaz,oruç,cihat,sadaka işte bunları gücümüz yettiğince yerine getirmeye çalışıyoruz.Fakat bir ayet indiki vallahi buna gücümüz yetmeyecek''. O sahabeki: ''Ey iman edenler! Allah'tan O'na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin'' ayeti nazil olduğunda namaz konusunda rüşdlerini ispat etmiş;alınları, dizleri nasır tutmuştu.Mallarını Allah yolunda infak etmiş,cihat çağrılarına kayıtsız kalmamışlardı.İşte bu ashab,bu defa ayet karşısında gücümüz yetmeyecek diyordu.Efendimizin(SAV) büyük siyah gözleri hüzünle dolmuştu.İnsanoğlunun en güzelinin çehresi gözyaşı sağanağının arifesindeydi.Fakat birden ince uzun kaşları çatıldı,kaşlarının arasındaki damar belirginleşti.Çünkü burada bir isyan emaresi sezmişti.Allah resulu sahabeye şöyle dedi:Sizden evvel, iki ehli kitabın;hristiyan ve yahudilerin dediği gibi: ''Evet Allahım emirlerini duyduk ama başkaldırıyoruz'' mu demek istiyorsunuz? Derdi ayan eden sahabe konuştuğuna bin pişman olmuştu.Başlarını eğmiş sükut etmişlerdi.O şefkat ve merhamet peygamberi,yüzü semada meseleyi hafifletmenin yolunu arıyordu,vahiy bekliyordu.İnsan içinden geçenin de hesabını verirse hali nice olurdu? Mahsun bir şekilde durumu kabullendiler ve ne yapalım der gibi başlarını kaldırıp gözlerini efendimize(SAV) çevirdiler.Allah resulu şöyle buyurdu:''Allahım işittik ve itaat ettik''.Ardından sahabe, efendimizin(SAV) sözlerine iştirak etti.Hepsi birlikte:''İşittik ve itaat ettik'' diyordu.Hakimlerin hakimine olan biat, bir kutlu beste gibi arzdan arşa yükseliyordu.Derken semanın dili çözüldü ve ayetler nazil oldu.
''Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de! Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. "O’nun resullerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." dediler ve eklediler: "İşittik ve itaat ettik ya Rabbenâ, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır." (Bakara Suresi 285. ayet)
''Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!'' (Bakara Suresi 286. ayet)
Allah'ı görüyormuş gibi yaşamak,işte takva ehline yaraşan,ihsan makamına ulaştıran hal...Ayetler nazil olduğu sırada yaşanan bu hadiseleri dinlemek beni hep duygulandırmış ve nihayetinde sarsmıştır.Kalemim yettiğince yazmaya çalıştım,varsa bir eksiklik,hata bendendir.Her türlü hatadan ve yanlıştan münezzeh olan Allah'tır.Allah'ın sözleri kainatın en kudretli sözleridir.
Gaflet çölünü aşarak Menzil iline ulaşan bülbül,yareni Yılmaz ile birlikte Nakşi dergahının kapısını çalar.Kapıyı nur yüzlü genç bir mürit açmıştır.Müride uzun yoldan geldiklerini ve seyyidlerin emrinde hizmetkar olmayı dilediklerini söylerler.Mürit vakarlı bir edayla:''Her şeyin bir zamanı var,hele bir önce dinlenin '' der ve onlara kalacakları misafirhaneyi gösterir.Kendilerine hizmet eden sofilerin nezaketi ve terbiyesi bülbülü derinden etkilemiştir. Geçmiş hayatlarında asi ve günahkar olan insanların;şimdi ruhlarında inkişaf eden bu yüksek sulh hali ibrete şayan bir durumdur.Bu halin sırlı kapılarını açan mistik anahtar acep nedir diye düşünmektedir bülbül.
Sofi adayları Bülbül ile Yılmaz, dergahta Allah'ın anıldığı törenlere ve toplantılara katılırlar. Zamanı gelince mürşit tarafından sınanır ve başarılı olunca da salikliğe kabul edilirler.
Kader birliği etmiş bu iki arkadaşın günleri artık ibadet ve hizmetle geçmektedir. Lakin bu meşguliyetler bülbüle sultanı tamamıyla unutturamamıştır. Bu düşünceden ne kadar kurtulmak istese de vücudundaki ve en mühimi kalbindeki izler buna mani olmaktadır. Geçmeyen izlerin her biri Sakari ilinde yaşanan acı hadiseleri hatırlatmaktadır.
Bülbülün güzel sesinden ilahiler ve ezgiler dinlemek müritler için vazgeçilmez olmuştur. Bülbül özellikle cuma günleri dergahın bahçesinde sesine düşkün gönüllere hitap etmektedir. Yine böyle bir cuma günü müritler bülbülden ''Neyleyim Dünyayı'' isimli ilahiyi söylemesini isterler.
Neyleyim dünyayı Bana Allah'ım gerek. Gerekmez masivayı Bana Allah'ım gerek.
Ehl-i dünya, dünyada Ehl-i ukba, ukbada Her biri bir sevdada Bana Allah'ım gerek.
Bülbül ilahiyi seslendirirken bir kırlangıç sürüsü dergahın bahçesindeki çeşmenin başına konar. İçlerinden bir tanesi bülbülün yanına yaklaşır ve onu tepeden tırnağa inceler. Sonrasında bir kitaptan okuyormuş gibi şu sözleri söyler:
_Kimi zaman haksızlık o kadar aleni yapılır ki, hayretinizden donup kalır, o an kendinizi müdafaa edecek söz bulamazsınız. Gözleriniz, umutsuzca etrafta halisane niyetli insanları arar. Hele vicdanları katılaşmış, kalpleri kararmış insanların içine düşmüşseniz; bu eza dayanılmazdır. Herkes aynı değildir tabi, kimisi avaz avaz feveran eder. Sözü düşürür, kendini düşürür. Ama Muhammedi ruha yakışan; mütecaviz ve yahut müfteri ne kadar zulüm ederse etsin ona karşı her zaman merhametli ve şefkatli olmaktır. Evet, çünkü O şefkat peygamberi (SAV) kendisine yapılan işkenceler ve eziyetler karşısında dahi insanların her zaman hidayetini dilemiştir.
Hz. Muhammed'e(SAV) tabi olduklarını söyledikleri halde; insanlara iftira atanlara, haklarına tecavüz edenlere ve had bildirme cüretine kalkışanlara yazıklar olsun! Eşrefi mahlukat payesinden beri olanlar hallerinden utansınlar!
Bülbül hayretler içerisinde kalmıştır zira kırlangıcın sarf ettiği sözler kendisine aittir. Kırlangıç:''Vücudun yara bere içinde, sesin de çok dertli. Sen sağır sultanın zulmüne uğrayan bülbül olmalısın. Bu sözlerin sahibi sensin öyle değil mi?'' diye sorar. Bülbül:''Evet ben o bülbülüm. Bu sözler de alimlerin feyziyle dillendirdiğim sözler. Fakat anlamıyorum, sen nereden duydun bu sözleri?'' der. Kırlangıç devam eder:''Hikâyen Sakari ilinde efsane oldu, dilden dile anlatılır oldu. Sakari melikesine başkaldıran asiler senin sözlerini şehrin her tarafına astılar. Bunun üzerine sultan, seni de isyan edenlerden biri olarak ilan etti ve başına ödül koydu. Sakın o taraflara gitmeyesin, avcılar buraya da gelebilir dikkatli ol. Bize gelince endişe etmene gerek yok, seni ne gördük ne de duyduk''.
Bülbül neye üzüleceğini şaşırmıştır. Şefkatli olmayı öğütleyen sözlerinin isyancıların kendi hesabına kullanmasına mı, yoksa onu incitmektense hiçliğe mahkûm olmayı yeğlediği sultanın canını istemesine mi üzülsün bilemez. Kederinden geceleri uyuyamaz olur,yemeden içmeden kesilir. Baharda neşeyle çağlayan ırmaklar gibi gürül gürül Hakk’ı haykıran bülbül suskunluğa bürünmüş, ıssız bir çölden farksız hale gelmiştir.
Şeyh, bülbülün içindeki keşmekeşi aşamadığını, günbegün boğulduğunu görür. Bir gün onu huzuruna çağırır ve şöyle der:
_ Kırık testi misalini bilir misin bülbül? Geda, su dolu kırık testisiyle sultanın önünde eğilerek aczi yetini, sevgisini ifade eder, sultan onun bu samimi davranışına karşılık testiyi ağzına kadar altınla doldurarak cevap verir. Çünkü gedaya gedalık, sultana sultanlık yaraşır.Biz yalnız Allah’ın önünde eğiliriz,teslimiyetini fazlasıyla ödüllendirecek olan da Allah’tan başkası değildir.Hiçbir kulun önünde eğilme bülbül.Şimdi var git Sakari iline ve adını temize çıkar,dualarım seninledir.
Şeyhinden aldığı öğüdü zihninin baş köşesine yerleştiren bülbül, yolculuk için hazırlık yapmaya başlar.Yareni Yılmaz metin olmaya çalışsa da,çehresindeki elem hissiyatını ele vermektedir.Daha fazla dayanamaz ve Mevlana'nın Şems'in gidişinin ardından yazdığı şiirle bülbüle hitap eder:
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Bülbül:''Allah'ın izniyle geri döneceğim kardeşim. Şeyhimin emridir, yerine getirmek görevimdir'' der. Bülbül, Yılmaz ve diğer müritlerle helalleştikten sonra dergâhtan ayrılır.
Yolculuk kış mevsimine denk geldiği için hava şartları bir hayli zorludur. Önüne çıkan dağları ve ovaları birer birer aşan bülbül yorgun düşmüştür. Trabzon ili dolaylarına geldiğinde Zigana dağları üzerinde şimal rüzgarına yakalanır.Fırtınaya karşı koyamaz ve dağın eteğinde bulunan Hamsiköy' e doğru savrulur.Çay bahçesine bir bülbülün düştüğünü gören genç aşıklar Yakup ile Ebru,onu alıp köyün yaşlıları Fadime nine ve Temel amcaya götürürler.
Fadime nine titreyen bülbülü sobanın yanında ısıtır. Ardından şifa niyetine ona Hamsiköy sütlacı yedirir. Bülbül bir süre sonra kendine gelir ve başından geçenleri onlara anlatır. Bitmeyen bir öfkeye ısrarla sevgiyle karşılık veren bülbülün tavrı, onları duygulandırmıştır. Fadime nine göz yaşlarına hakim olamaz. Yakup ile Ebru bir iç muhasebeye girerek yaptıkları kavgaların ne kadar anlamsız olduğunu anlarlar. Bülbül bu güzel insanlara yardımlarından dolayı minnettarlığını ifade ettikten sonra artık gitmesi gerektiğini söyler.Fadime nine söze girer:''Uşağum Sakari iline haule gitma,öyle gidersen hemen eldürürle seni.Sana bir hamsi kuşu kıyafeti dikeyim,giyesun oni,saklayasun kendini avcılardan''.Bülbül,başta Fadime ninenin bu isteğini gururuna yediremeyip reddeder,fakat sonrasında Temel amcanın da ısrarı üzerine,onların kalbini kırmamak adına kıyafeti giymeyi kabul eder.Yareli ve dertli bülbül artık neşeli bir hamsi kuşudur.
Bülbül Hamsiköy’e veda edip,yolculuğuna kaldığı yerden devam eder. Nihayet günler sonra Sakari il merkezine ulaşır.Şehirde bir huzursuzluk havası hakimdir.Sakari melikesini devirmeye çalışan isyancılar ile saray yanlısı tebaa arasındaki mücadele şehri yaşanmaz kılmıştır.Bülbül gece olunca saraya doğru yönelir ve surları hamsikuşu kıyafeti sayesinde muhafızlarca fark edilmeden aşar.Sultanın kaldığı odaya doğru yöneldiğinde,gördüğü manzara karşısında dehşete düşer.Odanın balkonu ,pencereleri,her yeri; karabatak ve kargalarla çevrilidir.Neye uğradığını şaşıran bülbül,sultan acaba esaret altında mı diye endişelenirken odanın içerisinden yükselen şen kahkahalar vaziyetin hiç de düşündüğü gibi olmadığını kanıtlar mahiyettedir.Saatlerce bekler ama sultan bir türlü dışarı çıkmaz.Sonra gözü birden dolunayın şavkı altında önündeki su birikintisine düşen görüntüsüne takılır.Halini düşünüp tebessüm eder ve kendi kendine :''Sultanın gül yüzünü görmek için mi, yoksa şeyhinin verdiği görevi ifa etmek için mi bekliyorsun bülbül? '' diye sorar. Yüzünü çevirip dolunaya baktığında hayalinde nam-ı celil-i Muhammedi canlanıverir.
Bülbülün gözlerindeki perde kalkmış ve dimağı aydınlanmıştır. En sevgiliye, yaratılmışların en hayırlısına seslenir:
Derd-i isyana müptelayım Ya Resulallah! Kapında bir bahtı karayım Ya Resulallah!
Umardım hep cemal-i pakinden tecelliler, Bak şimdi; firaka sezayım Ya Resulallah!
İnlerken nay-ı kalbim ümid-i feyzinle daim, Cürmümle o demde cüdayım Ya Resulallah!
Saçılır iklim-i pakinden leme rahmet, Ben neden kuruyup solayım Ya Resulallah!
Ne şevkti tüterken buyun herdem seherlerde, Ya şimdi, inleyen bir nayım Ya Resulallah!
Kabul kıl mücrimi, kovma kapından ne olur! Kovarsan kime sızlanayım Ya Resulallah!
Yanmışım isyanla, yakma hicranla Ey Nebî! Bittim billahi; pür şekvayım Ya Resulallah!
Günah bana yaraşmaz, doğru... Af senin şanın Sen varken kime dert yanayım Ya Resulallah!**
Meramını sultana bir yazıyla anlatmanın yerinde olacağına karar verir.Gün aydınlanınca yörenin sevilen ve sayılan nakkaşı Ahi - zade nakkaş Ahmet efendiye gider. Ahmet efendiye derdini anlatır ve ondan sultana verilmek üzere bir mektup yazmasını rica eder.Ahmet efendi bülbülün hassasiyetini takdirle karşılar ve mektubu yazmayı kabul eder.
’’Paklardan pak,güzeller güzeli iffet kalesi;benim ağzımdan çıkan bir sözün sizin aleyhinizde kullanılmasına gönlüm asla razı olmaz.Sözlerimden dolayı zarar görecekseniz, ben ebediyete kadar susmaya hazırım.Sizin izninize tabiyim’’... diye başlayan mektupla bülbül isyancılarla herhangi bir bağının olmadığını,sözlerinin kendi inisiyatifinin dışında kullanıldığını anlatır.Ertesi gün Ahi - zade nakkaş Ahmet efendi mektubu sultana sunar.Saray hattatları yazıdaki üslup ve belagatten yola çıkarak mektubun bülbüle ait olduğunu doğrularlar. Sultan bülbülün suçsuzluğuna inanır.Başına koyduğu ödülü kaldırır ve mektubunu şehrin her yanına astırır.
Üzerine atılan iftiradan temize çıkan bülbül,görevini yerine getirmenin huzuruyla dergaha doğru yola çıkar.
*Neyleyim Dünyayı:Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri **İnleyen Bir Nâyım: M. Fethullah Gülen
Yasin'in haber verdiği üzere üstad Farid Farjad 18 Nisan'da Bostancı'ya geliyormuş.Üstadın İstanbul'daki tek konserini benim mıntıkamda verecek olması ne garip.Bir görev söz konusu olmazsa bu fırsatı değerlendireceğim.
Sanki yıllardır yazmıyorum.Birileri kalbime dokunmasa yazacağım da yoktu zaten.Bugün sufliyetin esiri olmuş iki şahsiyet yalnızlığımdan dem vurup:''Sen bir ölüsün!'' diyerek akılları sıra beni rencide etmeye çalıştılar.Onlara cevabım:''Elhamdulillah'' oldu.Şaşırıp kaldılar,bir anlam veremediler cevabıma ve nedenini sordular.Onlara:''Yarın hesap günü nefsimi öldürdüğüme şahitlik eder misiniz? diye sordum.Bu istek onların harcı değildi tabi,anlamadılar ve gürültülü konuşmalarına devam ettiler.
Farid Farjad'ın kemanı kalbe hitap eder.Varlık sebebinden uzakta bu dünya cehennemine atılmış olan insanın,bütün aldatan perdeleri kaldırdığı vakit bulacağı duygu hasretten öte bir şey değildir.Sonsuzluğa hasret,en sevgiliye hasret... Bu dünya bir lunapark olmuş adeta.Heryer hınca hınç dolu,gürültülü bir müzik yeri göğü inletiyor.İnsanlar; gondolda geriliyor,pistte arabalar çarpıştıkça gülüp eğleniyor ve perili evde korku dolu anlar yaşıyor.Eğlenenleri izlemek durumunda kalan bazı çocuklar iç geçiriyor,bazısı hüngür hüngür ağlıyor.Kimisi de meydanın ortasında kulakları tıkalı,elleri bağlı:''Banane ben oynamayacağım'' diye söylenip duruyor.Ben mi nerdeyim? Ben gürültünün en yoğun olduğu yerde,karanlık bir köşede keman çalan deliyim.Beni duymuyorsunuz...
Bu dünya hayatını zevk ve eğlence yeri olarak görenlerin kuşatmasında Hakan Günday'ın ''anlaşılmak'' üzerine yaptığı tesbite bir göndermeydi bu benzetme...
İftiralarla,eziyetlerle müslümanları yolundan döndüremeyeceklerini anlayan müşrikler,uzlaşma kisvesiyle efendimize(SAV); mal,mülk ve yönetimde söz sahibi olmasını teklif ederek davasından tavizler vermesini istemişlerdi.Bunun üzerine efendimiz(SAV) küfrün karşısında dimdik durarak kararlı bir ifadeyle: ''Güneşi sağ elime, ay'ı da sol elime verseler, ben yine davamdan vazgeçmem'' demişti.Güneş ve ay hiçbir dünyalının sahip olmadığı ve olamayacağı kıymetlerdi fakat Tevhid davasının;bu üstünlüğü mikyas kabul etmez davanın yanında, değerleri koca bir hiçti.
Savaşlar sonrasında elde edilen ganimet Allah'ın meşru kıldığı birşey.Efendimiz(SAV) zaferle nihayete eren bir savaş sonrası sahabiler arasında ganimeti taksim ediyor.Sahabinin biri kendisine uzatılan ganimet karşısında rencide oluyor ve efendimize(SAV) yönelerek:''Ya resulallah ben bunun için müslüman olmadım,(göğsünü işaret ederek) şuradan bir ok yiyeyim diye müslüman oldum '' der ve önündeki bir savaşta orasından bir ok yiyerek vefat eder.
Biz bu dünyaya ait hiçbir kıymet için müslüman olmadık.Bizim gailemiz bu dünya değildir.Savaşta gaza ruhuyla mücadele eden müslümanlar,Allah'ın rızasının dışında,sonsuza varmak dışında hiçbir çıkarın peşinde değillerdir.İnanmış bir insanın kalbinde ihlastan gayrı var olacak en küçük bir his bile onu felakete sürükleyecektir.
Bir muhteremin naklettiği sahih bir hadiste geçen ifadeler...
''Adam cihad ediyor,ölüyor ve Allah'ın huzuruna çıkıyor.Şehit oluyor.Allah diyorki:Senin içinden geçen şey,sana kahraman desinler diye idi.Dolayısıyla aldın mükafatını,dediler.Sen çok küçük şeye bağladın onu,sana kahraman desinler diye yaptın.Dolayısıyla az birşeye razı oldun.Oysaki ben sana büyük şeyler lütfedecektim.
Malını bütünüyle infak ediyor.Allah cehenneme diyor.Malını infak ederken sana cömert desinler diye yaptın diyor.Sen küçük şeye bağladın onu,verdin.Büyük şeyler onunla peylenirdi fakat mülahazan o değildi.
İlmini yaydın.Her önüne gelene Hakk'ı hakikati anlattın,yazdın çizdin.Makaleler doldurdun,kitaplar ortaya koydun.Ben bunu yaptım Ya Rabbi dedin.Allah cehenneme dedi zira bütün bunları sana alim desinler diye yaptın ve dediler.''
Tevhidi tebliğ edenlerin kafirler karşısındaki savaşının çıkar için olmadığı apaçıktır.Bir müslüman için gayelerin zirvesi Allah'ın rızasından başka birşey değildir.Allah'ın rızasını kazanmak masivanın gelip geçici olan bütün payelerinden arınmakla olur.
Şu Anadolu topraklarında;bir karış toprak parçası yoktur ki şehit kanıyla sulanmış olmasın,mücahitlerin kılıç seslerini işitmiş olmasın.Bu aziz vatan İslamın sancaktarlığını yapmış bir kutlu milletin yurdudur. Yahu çalı süpürgesinin bile kökleri var.Ecdadınıza bakıpta nasıl ibret almazsınız? Aklım almıyor ve kalbim bir ilahiye sığınıyor.
Semadan sırrı tevhidi duyan gelsin bu meydane Derun içre bu gün Allah diyen gelsin bu meydane
Saladır ehl-i irfane götürsün canı kurbane Bugün başını merdane koyan gelsin bu meydane
“ Yıl 1932. Ünlü psikanalist Sigmund Freud’a ABD’den gönderilen bir mektupta kısa bir soru vardır: “Sevgili Sigmund, İnsanlardaki özellikle aydın dediğimiz eğitimli kesimde bile var olan bu kin, nefret, bu yok etme dürtüsünün kaynağı nedir?” Yanıt ise daha da kötümserdir:
“Üstadım, İnsanda iki temel dürtü vardır. Biri sevmeye, üretmeye yönelik, diğeri ise saldırgan dürtüler. Yani aşk ve nefret şeklinde özetleyebiliriz. Bunlar sizin de çok iyi bildiğiniz çekme-itme kutupları gibi düşünülebilir. Her ikisi de insanda var oluşundan beri vardır ve birini bile kaldırmayı düşünmek beyhude bir çaba olacaktır…’’
İnsanlığın iftihar tablosu,fahri kainat efendimiz(SAV) nübüvvetin 11. yılında Taif yollarında Hakk'ı anlatmaya,cehalete esir düşmüşleri doğru yola çağırmaya devam etmekteydi.Taif'e geldiğinde onu çirkin sözlerle karşıladılar,onunla alay ettiler.Bütün bunlar yetmezmiş gibi öfkeden çılgına dönerek efendimizin(SAV) üzerine taş yağdırdılar.Efendimizin(SAV) gözleri yaşardı,ayakları kanlar içerisinde kaldı.O an Allah Cebrail'i semadan yeryüzüne gönderdi.Cebrail Efendimize(SAV):''Ey Allah'ın resulu,emir buyur Ebu kubeys dağını başlarına yıkayım, sen emret iki dağı birbirine geçireyim,yeter ki sen iste ben senin emrindeyim'' dedi.
O şefkat ve rahmet peygamberi bunu istemedi ve şöyle dedi:''Ya Rab bilmiyorlar bilselerdi yapmazlardı. Hidayet verecek olan ancak sensin, ümit ediyorum ki bu zalimlerden gerçekten sana hakkıyla iman edenler çıkacaktır. Ben yalnız sana tevekkül eder ancak senden yardım dilerim, kusurlarımdan dolayı sana tövbe eder sana sığınırım''.
Söyle kardeşim(Yılmaz), eziyetlere direnen, öfkeyi yok etmeye çalışan efendimizin(SAV) çabası beyhude bir çaba mıydı? Hidayet ancak Allah'ın elindedir ve bizi kurtaracak olan, nasipsizlere göre ''beyhude'' ,bize göre ise gayet anlamlı olan işte bu çabadır.
Doğar mı güneş yeniden? Susar mı hicran şarkıları? Ona adanmışlığımın şahidi,günahın koynundaki Bostancı akşamları. Gönül; girift bilinmezlerin sığınağı, ferman dinlemez. Umut; ışığın karanlığa haykırışı,çıkmaz sokak nedir bilmez. Meramımı dostlarım dinlesede anlamaz. Gözyaşlarım bir deniz avuçlarıma sığmaz. Ününe ün kattı aşk benimle, Nefsim diz çöktü,ruhum yükseldi mavera iklimlerine. Üzerime hapsoldu bu yakıcı gölge, Nur yurdunun menzilinde oldum zincirsiz bir köle. KUTLU OLSUN esaretim,kutlu olsun bitmeyen hasretim...
İşte böyledir uzaktan sevmek,sevdiğinin doğum gününü bile kutlayamazsın.Bir kitap,bir masa,bir kalem ve en acısı insan elbisesi giymişler bile ona daha yakındır.
Ona hiçkimsenin sunamayacağı bir hediye vereceğim,kabul etmeyeceğini bile bile...
Ah ana ben ölür müyüm? Acep yok olur muyum? Nazlı yârin dilinde ad olur kalır mıyım? Ana beni sakın sakın öldü bilme! Canımda can gitti deme! Koparsa yine bir fırtına ve kem göze gelirse yurdum, Bu toprak taşırmı beni kudururum. Anafartada gelincik Sarıkamış'ta kardelendim. Sakarya'da boy verdi diktiğim fidan. Ana şimdi sana ağlama derim ya, Bilirim sen yine ağlayacaksın. Göz pınarların ne zaman kurudu ki? Şimdi de kurusun. Olsun be ana olsun! Vatan sağ olsun! *
17 Aralık 2004 günü 8 özel harekat polisi Türkiye'nin Bağdat Büyükelçiliği'ni koruma görevi için 4 araçlık konvoyla Silopi'deki Habur Sınır Kapısı'ndan çıkış yapar.Konvoyun en önündeki araçta polis memurları Celalettin Almaz ile Engin Gürvel, onun ardındaki araçlarda başkomiser Nihat Akbaş, komiser Bilal Ülgen, polis memurları Adem Çiçek, Bülent Kıranşan ve Süleyman Karahasan bulunmaktadır.Son araçta ise konvoyu Mustafa Aktaş takip etmektedir.Özel Harekat polislerinin bulunduğu konvoy Türkiye sınırından 225 km uzaklıkta haince bir saldırıya uğrar.Celalettin Almaz ile Engin Gürvel'in aracı saldırıdan kurtulmayı başarır. Ancak konvoyun iki ve üçüncü sırasındaki araçlar yoğun çapraz ateşe maruz kalır.Bu araçlardaki başkomiser Nihat Akbaş, komiser Bilal Ülgen, polis memurları Adem Çiçek, Bülent Kıranşan ve Süleyman Karahasan'ın ruhları şehadete erer.
İçişleri Bakanlığı önünde şehitler için bir tören düzenlenir.Zamanın Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner konuşmasında töreni, "Amirin memurun, en yüksek makama terfi töreni" olarak nitelendirir.Evet onlar peygamberlikten sonra en yüce mertebe olan şehitlik mertebesine erişmişlerdir.Şehitlerimizi unutmadık ve unutturmayacağız.
Elazığlı Muzaffer ve Ordulu Reis'in Çanakkale'deki Arı Burnu şehitliğini ziyaretleri sırasında atalarına imrendikleri an.
Hicranla nihayete eren destansı kardeşliği yazan tek yürek olmuş üç kalem; Reis,Demir ve Muzaffer…Onlar al bayrağın sevdalısı ve yürekleri millet sevgisiyle dolu üniversiteli polis adaylarıydı.Okulda aynı sınıftaydılar ve aynı yatakhanede kalıyorlardı,yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.Reis Karadenizli,Demir Egeli ve Muzaffer ise doğuluydu.Farklı coğrafyalara ait olmaları yakınlaşmalarına engel olmamıştı zira her biri karakterinde Anadolu insanının o benzersiz saffetli iyilik nüvesini taşıyordu.Dertli adamlardı,şerefli bir hayat biricik düsturlarıydı.
Reis; masmavi gözleri, inşaatlarda çalışmaktan nasırlaşmış elleri, hırçın fakat güldüren tabiatı ve bir bozkurdun ulumasını andıran konuşmasıyla yiğit bir Karadenizliydi. Zorluklarla ve kaybedilenlerin acısıyla yoğrulmuş bir hayattı onunki. Annesini ve babasını daha üniversite yıllarındayken ebediyete uğurlamıştı.Kardeşleri de geçim derdi yüzünden yurtdışına göçünce,memlekette bir başına kalmıştı.Fakat onu tarumar eden bu gidişler değil,sekiz senenin ardından sebepsiz yere çekip giden insafsız sevdiğiydi.Gece olduğunda yat içtiması sonrası koğuşu terk eder ve bir kuytuya sığınıp kahrederdi.''Ahlar'',''vahlar'',''oflar'' senfonisini icra eden tek kişilik orkestra gibiydi.Koğuşta kalıp uyuyabildiği zamanlarda ise sevdiğinin ismini sayıklar dururdu.
Hitabeti kuvvetliydi.Anlatmayı severdi.Mevzuuyu en ince ayrıntısına kadar tasvir eder,olaylar onun süzgecinden geçtikten sonra bambaşka bir hal alırdı.Bazen aşka gelir, yaşadığı yerleri anlatırdı.Köyünde bulunan, sırtlarında sepetle dağ gibi yükleri taşıyan, alınları kırışmış müşfik ve çalışkan kadınlardan; tez canlı, dik başlı ve tabancasını yâri gibi seven adamlardan, yağ tenekelerinden yapılmış evlerden ve yemyeşil ağaçlardan bahsederdi. Memleketine karşı öylesine hasret doluydu ki, anılardan bahsetmek her defasında gözyaşlarıyla son bulurdu. Mert adamdı, lafını sakınmazdı. Haksızlığa boyun eğmeyişi her zaman başına, dolayısıyla başlarına bela almalarına sebep oluyordu.
Demir; daha üniversite yıllarında hayat kavgasına girişip, Ankara caddelerinde minibüsçülük yapmak zorunda kalan ,dar kavisleri kıvrak direksiyon hamleleriyle atlatan,dağ gibi engelleri tırnaklarıyla kazıyarak aşan ve bu mücadelesinin neticesinde Allah tarafından kendisine dünyalar güzeli bir oğul bahşedilen azimkar bir koca yürekti. Okul bitince bir inşaat şirketinde işe başlamış fakat sonrasında işler ters gidip şirket iflas edince çareyi polis olmakta bulmuştu .Sınıfın organizasyon sorumlusuydu. Yöneticilik vasfına sahipti.Hanımını ve evladını uzak diyarlarda bırakmanın acısını günbegün daha bir artan hasretle derinden duyuyordu.
Ve Muzaffer...Kalem davasına düşmüş;ruhuna kapanık, içinden gelen sesi dinleyen sessiz bir adamdı.Konuşması gereken anı sabırla bekler,sanki ağzından çıkan her fazla sözden vergi alınıyormuş hissini uyandıran bir hassasiyetle kelimelerini dikkatle seçerdi.Genel itibariyle ruhiyatında bir ''sulh'' hali mevcuttu,pek az sinirlenirdi. Okul gazetesine bir yazı verip üstüne iki de şiir okuyunca arkadaşları onu ''üstad'' ilan etmişti.Bu ifadeden oldukça rahatsız olur ve mahcubiyetini defaatle ifade ederdi.Onun nazarında üstad, kitaplarını bir an olsun yanından ayırmadığı Necip Fazıl'dı.Uzun boylu temiz yüzlü bir gençti.Dünyanın zevkine dalanlar onun kitaplara gömülmüşlüğüne hayret ederlerdi.Bir hayalin müzmin sevdalısıydı,her aşkın sonunda divane olmak kaderiydi.
Reis'in derdi kaybettikleri,Demir'in derdi parasızlık ve Muzaffer'in derdi ise Leyla'ydı.Kederleriyle öylesine bütünleşmişlerdi ki;yıkık bir duruş,yakıcı bir iç çekiş ve kağıda düşen bir gözyaşı vaziyetlerini ayan etmeye yetiyordu.Diğer öğrenciler sıkıntılarını anlar gibi gözükmekle birlikte; iş, derdin künhüne inmeye gelince mesafeli dururlardı.Aykırıydılar.Yürüyüş çalışmaları sırasında uygun adımda bile zorlananlara inat,onlar dizlerini kırmadan tören adımda yürürlerdi.Komiser:''Ne mutlu Türküm diyene! Yürüyüş kararı sayılacak!'' dediği vakit,bir tek onlar göğüslerini yırtarcasına bağırırlardı.Bu sebepten her çalışma sonrası seslerini kaybederlerdi.
Okulda istirahat vakitlerinde, eski özel harekatçı Babadost Hasan ağabeyin güneydoğudaki anılarını dinlemek en büyük zevkleriydi.Babadost Hasan ağabey onlara,hainlerin kellelerini çuvallara doldurup milletin ayakları altına serdikleri ve kokuşmuş leşlerini akrebin arkasına bağlayıp ibreti alem olsun diye köy köy gezdirdikleri günleri anlatırdı.Bazen iç geçirir,bazen hüzünlenir fakat genellikle coşarlardı.En büyük idealleri özel harekat polisi olabilmekti. Bunun için dirayet,irade,inanmışılık ve elbette isabetli atışlara sahip olmak gerekiyordu.
Heyecanla bekledikleri günler gelip çatmıştı.Artık silahlarla atış yapabileceklerdi.On beş metrelik hedef kağıdında Reis mermileri kafada, Muzaffer göğüste toplamıştı.Demir ise hedef kağıdına bir tek mermi bile isabet ettirememişti.Havaya girmişlerdi,özel harekata gideceklerdi.Ayrılmak yoktu.Reis, Demir'e manidar bir ifadeyle baktı ve :''Üzülme kardeşim operasyonda biz Muzaffer ile ağır silahları kuşanırken, sen de artık mühimmat sandığını taşırsın ne yapalım'' dedi.Bu sözlerin ardından Muzaffer kahkahayı bastı.O gün akşama kadar Demir'e ''Sandıkçı'' diye takıldılar.Demir utancından renkten renge girmişti fakat ilerleyen zamanlarda gösterdiği azimle atışlarda ikisini de geçecekti.
Gel zaman git zaman okulun sonu, yani tayin kuralarının çekileceği gün gelip çattı.Reis sözlerine Ahmet Yılmaz'ın mısralarını iliştirip şöyle diyordu:''Uyan Türk Evladı! Uyuma uyan! Otuz kupona alınmadı bu vatan! Üstad ya Süleymaniye ya Kerkük başka gidecek yerim yok''. Bir zamanlar bizim olan fakat şimdilerde soydaşlarımızın zulüm gördüğü bu iki şehir elbette torbada yoktu.Kurada üçü de İstanbul'u çekti.Reis Avrupa yakasına,Muzaffer ile Demir ise Anadolu yakasında farklı semtlere düştüler.
Reis coşkun ve kabına sığmayan karakteri yüzünden Avrupa yakasında birimden birime dolaştı.Demir ikinci tayinle Ankara'ya gitti ve ailesine kavuştu.Muzaffer İstanbul'un Anadolu yakasında kaldı. Aralarındaki mesafeler ve mevcut görev yoğunluğu birbirlerinden kopmalarına sebep oldu.
Bir sene sonra Özel Harekat Daire Başkanlığı, Genelkurmay'ın talebinden dolayı kurs için alım yapacağını duyurdu.Muzaffer haberi alınca çocuklar gibi sevindi.Hemen Reis'i aradı ve haberden bahsetti.Reis tükenmiş bir sesle:''Üstad benim yaşım geçti,şartlarım uymuyor'' dedi.Muzaffer sonrasında Demir'i aradı.Demir:''Viran olası hanede evladu iyal var, evi barkı kime bırakıp geleyim Muzaffer?'' diyerek çaresizliğini ifade etti.Geriye özel harekat namzedi bir tek Muzaffer kalmıştı.
Özel harekat tercihi metropolde kahpe kurşunu beklemek yerine,dağlarda mermilere koşmak anlamına geliyordu.Muzaffer bir iç muhasebeye girerek imanını sorguya çekti ve nihayetinde şehadete inandı.Bir emrivaki yapıp ailesinden habersiz başvuru dilekçesini ilgili makama verdi.Akşama ailesine yaptığı başvuruyu söylediğinde bir anda kızılca kıyamet koptu.Söylenen sözler kahrediciydi.Bir şuurun kaybedildiğini acı bir şekilde tecrübe etti.Çanakkale destanının tarihe altın harflerle yazıldığı günlerde;oğlunu Bilecik istasyonunda gözyaşları içinde uğurlayan :''Oğlum! Babanı Dimetoka'da, dayını Şıpka'da ağabeylerini de Çanakkale'de kaybettim. Git sen de git minâreler ezansız, camiler Kur'ân'sız kalacaksa sen de git!'' diyen Söğütlü Hacer ananın şuuru...Birçok meslektaşı ailesini aşamadığı için özel harekata başvuramadı.
Muzaffer birkaç gün sonra dilekçesini geri almak zorunda kaldı.Dilekçeyi en sevdiği kitabın arasına koydu.Böylelikle birbirlerini kaybeden bu üç arkadaşın ortak hayalleri de tamamıyla sona erdi.