
Hikayenin Öncesi...
Gaflet çölünü aşarak Menzil iline ulaşan bülbül,yareni Yılmaz ile birlikte Nakşi dergahının kapısını çalar.Kapıyı nur yüzlü genç bir mürit açmıştır.Müride uzun yoldan geldiklerini ve seyyidlerin emrinde hizmetkar olmayı dilediklerini söylerler.Mürit vakarlı bir edayla:''Her şeyin bir zamanı var,hele bir önce dinlenin '' der ve onlara kalacakları misafirhaneyi gösterir.Kendilerine hizmet eden sofilerin nezaketi ve terbiyesi bülbülü derinden etkilemiştir. Geçmiş hayatlarında asi ve günahkar olan insanların;şimdi ruhlarında inkişaf eden bu yüksek sulh hali ibrete şayan bir durumdur.Bu halin sırlı kapılarını açan mistik anahtar acep nedir diye düşünmektedir bülbül.
Sofi adayları Bülbül ile Yılmaz, dergahta Allah'ın anıldığı törenlere ve toplantılara katılırlar. Zamanı gelince mürşit tarafından sınanır ve başarılı olunca da salikliğe kabul edilirler.
Kader birliği etmiş bu iki arkadaşın günleri artık ibadet ve hizmetle geçmektedir. Lakin bu meşguliyetler bülbüle sultanı tamamıyla unutturamamıştır. Bu düşünceden ne kadar kurtulmak istese de vücudundaki ve en mühimi kalbindeki izler buna mani olmaktadır. Geçmeyen izlerin her biri Sakari ilinde yaşanan acı hadiseleri hatırlatmaktadır.
Bülbülün güzel sesinden ilahiler ve ezgiler dinlemek müritler için vazgeçilmez olmuştur. Bülbül özellikle cuma günleri dergahın bahçesinde sesine düşkün gönüllere hitap etmektedir. Yine böyle bir cuma günü müritler bülbülden ''Neyleyim Dünyayı'' isimli ilahiyi söylemesini isterler.
Neyleyim dünyayı
Bana Allah'ım gerek.
Gerekmez masivayı
Bana Allah'ım gerek.
Ehl-i dünya, dünyada
Ehl-i ukba, ukbada
Her biri bir sevdada
Bana Allah'ım gerek.
Dertli, dermanın ister
Kullar, sultanın ister
Aşık, cananın ister
Bana Allah'ım gerek.*
Bülbül ilahiyi seslendirirken bir kırlangıç sürüsü dergahın bahçesindeki çeşmenin başına konar. İçlerinden bir tanesi bülbülün yanına yaklaşır ve onu tepeden tırnağa inceler. Sonrasında bir kitaptan okuyormuş gibi şu sözleri söyler:
_Kimi zaman haksızlık o kadar aleni yapılır ki, hayretinizden donup kalır, o an kendinizi müdafaa edecek söz bulamazsınız. Gözleriniz, umutsuzca etrafta halisane niyetli insanları arar. Hele vicdanları katılaşmış, kalpleri kararmış insanların içine düşmüşseniz; bu eza dayanılmazdır. Herkes aynı değildir tabi, kimisi avaz avaz feveran eder. Sözü düşürür, kendini düşürür. Ama Muhammedi ruha yakışan; mütecaviz ve yahut müfteri ne kadar zulüm ederse etsin ona karşı her zaman merhametli ve şefkatli olmaktır. Evet, çünkü O şefkat peygamberi (SAV) kendisine yapılan işkenceler ve eziyetler karşısında dahi insanların her zaman hidayetini dilemiştir.
Hz. Muhammed'e(SAV) tabi olduklarını söyledikleri halde; insanlara iftira atanlara, haklarına tecavüz edenlere ve had bildirme cüretine kalkışanlara yazıklar olsun! Eşrefi mahlukat payesinden beri olanlar hallerinden utansınlar!
Bülbül hayretler içerisinde kalmıştır zira kırlangıcın sarf ettiği sözler kendisine aittir. Kırlangıç:''Vücudun yara bere içinde, sesin de çok dertli. Sen sağır sultanın zulmüne uğrayan bülbül olmalısın. Bu sözlerin sahibi sensin öyle değil mi?'' diye sorar. Bülbül:''Evet ben o bülbülüm. Bu sözler de alimlerin feyziyle dillendirdiğim sözler. Fakat anlamıyorum, sen nereden duydun bu sözleri?'' der. Kırlangıç devam eder:''Hikâyen Sakari ilinde efsane oldu, dilden dile anlatılır oldu. Sakari melikesine başkaldıran asiler senin sözlerini şehrin her tarafına astılar. Bunun üzerine sultan, seni de isyan edenlerden biri olarak ilan etti ve başına ödül koydu. Sakın o taraflara gitmeyesin, avcılar buraya da gelebilir dikkatli ol. Bize gelince endişe etmene gerek yok, seni ne gördük ne de duyduk''.
Bülbül neye üzüleceğini şaşırmıştır. Şefkatli olmayı öğütleyen sözlerinin isyancıların kendi hesabına kullanmasına mı, yoksa onu incitmektense hiçliğe mahkûm olmayı yeğlediği sultanın canını istemesine mi üzülsün bilemez. Kederinden geceleri uyuyamaz olur,yemeden içmeden kesilir. Baharda neşeyle çağlayan ırmaklar gibi gürül gürül Hakk’ı haykıran bülbül suskunluğa bürünmüş, ıssız bir çölden farksız hale gelmiştir.
Şeyh, bülbülün içindeki keşmekeşi aşamadığını, günbegün boğulduğunu görür. Bir gün onu huzuruna çağırır ve şöyle der:
_ Kırık testi misalini bilir misin bülbül? Geda, su dolu kırık testisiyle sultanın önünde eğilerek aczi yetini, sevgisini ifade eder, sultan onun bu samimi davranışına karşılık testiyi ağzına kadar altınla doldurarak cevap verir. Çünkü gedaya gedalık, sultana sultanlık yaraşır.Biz yalnız Allah’ın önünde eğiliriz,teslimiyetini fazlasıyla ödüllendirecek olan da Allah’tan başkası değildir.Hiçbir kulun önünde eğilme bülbül.Şimdi var git Sakari iline ve adını temize çıkar,dualarım seninledir.
Şeyhinden aldığı öğüdü zihninin baş köşesine yerleştiren bülbül, yolculuk için hazırlık yapmaya başlar.Yareni Yılmaz metin olmaya çalışsa da,çehresindeki elem hissiyatını ele vermektedir.Daha fazla dayanamaz ve Mevlana'nın Şems'in gidişinin ardından yazdığı şiirle bülbüle hitap eder:
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Bülbül:''Allah'ın izniyle geri döneceğim kardeşim. Şeyhimin emridir, yerine getirmek görevimdir'' der. Bülbül, Yılmaz ve diğer müritlerle helalleştikten sonra dergâhtan ayrılır.
Yolculuk kış mevsimine denk geldiği için hava şartları bir hayli zorludur. Önüne çıkan dağları ve ovaları birer birer aşan bülbül yorgun düşmüştür. Trabzon ili dolaylarına geldiğinde Zigana dağları üzerinde şimal rüzgarına yakalanır.Fırtınaya karşı koyamaz ve dağın eteğinde bulunan Hamsiköy' e doğru savrulur.Çay bahçesine bir bülbülün düştüğünü gören genç aşıklar Yakup ile Ebru,onu alıp köyün yaşlıları Fadime nine ve Temel amcaya götürürler.

Fadime nine titreyen bülbülü sobanın yanında ısıtır. Ardından şifa niyetine ona Hamsiköy sütlacı yedirir. Bülbül bir süre sonra kendine gelir ve başından geçenleri onlara anlatır. Bitmeyen bir öfkeye ısrarla sevgiyle karşılık veren bülbülün tavrı, onları duygulandırmıştır. Fadime nine göz yaşlarına hakim olamaz. Yakup ile Ebru bir iç muhasebeye girerek yaptıkları kavgaların ne kadar anlamsız olduğunu anlarlar. Bülbül bu güzel insanlara yardımlarından dolayı minnettarlığını ifade ettikten sonra artık gitmesi gerektiğini söyler.Fadime nine söze girer:''Uşağum Sakari iline haule gitma,öyle gidersen hemen eldürürle seni.Sana bir hamsi kuşu kıyafeti dikeyim,giyesun oni,saklayasun kendini avcılardan''.Bülbül,başta Fadime ninenin bu isteğini gururuna yediremeyip reddeder,fakat sonrasında Temel amcanın da ısrarı üzerine,onların kalbini kırmamak adına kıyafeti giymeyi kabul eder.Yareli ve dertli bülbül artık neşeli bir hamsi kuşudur.
Bülbül Hamsiköy’e veda edip,yolculuğuna kaldığı yerden devam eder. Nihayet günler sonra Sakari il merkezine ulaşır.Şehirde bir huzursuzluk havası hakimdir.Sakari melikesini devirmeye çalışan isyancılar ile saray yanlısı tebaa arasındaki mücadele şehri yaşanmaz kılmıştır.Bülbül gece olunca saraya doğru yönelir ve surları hamsikuşu kıyafeti sayesinde muhafızlarca fark edilmeden aşar.Sultanın kaldığı odaya doğru yöneldiğinde,gördüğü manzara karşısında dehşete düşer.Odanın balkonu ,pencereleri,her yeri; karabatak ve kargalarla çevrilidir.Neye uğradığını şaşıran bülbül,sultan acaba esaret altında mı diye endişelenirken odanın içerisinden yükselen şen kahkahalar vaziyetin hiç de düşündüğü gibi olmadığını kanıtlar mahiyettedir.Saatlerce bekler ama sultan bir türlü dışarı çıkmaz.Sonra gözü birden dolunayın şavkı altında önündeki su birikintisine düşen görüntüsüne takılır.Halini düşünüp tebessüm eder ve kendi kendine :''Sultanın gül yüzünü görmek için mi, yoksa şeyhinin verdiği görevi ifa etmek için mi bekliyorsun bülbül? '' diye sorar. Yüzünü çevirip dolunaya baktığında hayalinde nam-ı celil-i Muhammedi canlanıverir.

Bülbülün gözlerindeki perde kalkmış ve dimağı aydınlanmıştır. En sevgiliye, yaratılmışların en hayırlısına seslenir:
Derd-i isyana müptelayım Ya Resulallah!
Kapında bir bahtı karayım Ya Resulallah!
Umardım hep cemal-i pakinden tecelliler,
Bak şimdi; firaka sezayım Ya Resulallah!
İnlerken nay-ı kalbim ümid-i feyzinle daim,
Cürmümle o demde cüdayım Ya Resulallah!
Saçılır iklim-i pakinden leme rahmet,
Ben neden kuruyup solayım Ya Resulallah!
Ne şevkti tüterken buyun herdem seherlerde,
Ya şimdi, inleyen bir nayım Ya Resulallah!
Kabul kıl mücrimi, kovma kapından ne olur!
Kovarsan kime sızlanayım Ya Resulallah!
Yanmışım isyanla, yakma hicranla Ey Nebî!
Bittim billahi; pür şekvayım Ya Resulallah!
Günah bana yaraşmaz, doğru... Af senin şanın
Sen varken kime dert yanayım Ya Resulallah!**
Meramını sultana bir yazıyla anlatmanın yerinde olacağına karar verir.Gün aydınlanınca yörenin sevilen ve sayılan nakkaşı Ahi - zade nakkaş Ahmet efendiye gider. Ahmet efendiye derdini anlatır ve ondan sultana verilmek üzere bir mektup yazmasını rica eder.Ahmet efendi bülbülün hassasiyetini takdirle karşılar ve mektubu yazmayı kabul eder.
’’Paklardan pak,güzeller güzeli iffet kalesi;benim ağzımdan çıkan bir sözün sizin aleyhinizde kullanılmasına gönlüm asla razı olmaz.Sözlerimden dolayı zarar görecekseniz, ben ebediyete kadar susmaya hazırım.Sizin izninize tabiyim’’... diye başlayan mektupla bülbül isyancılarla herhangi bir bağının olmadığını,sözlerinin kendi inisiyatifinin dışında kullanıldığını anlatır.Ertesi gün Ahi - zade nakkaş Ahmet efendi mektubu sultana sunar.Saray hattatları yazıdaki üslup ve belagatten yola çıkarak mektubun bülbüle ait olduğunu doğrularlar. Sultan bülbülün suçsuzluğuna inanır.Başına koyduğu ödülü kaldırır ve mektubunu şehrin her yanına astırır.
Üzerine atılan iftiradan temize çıkan bülbül,görevini yerine getirmenin huzuruyla dergaha doğru yola çıkar.
*Neyleyim Dünyayı:Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri
**İnleyen Bir Nâyım: M. Fethullah Gülen

Hicranla nihayete eren destansı kardeşliği yazan tek yürek olmuş üç kalem; Reis,Demir ve Muzaffer…Onlar al bayrağın sevdalısı ve yürekleri millet sevgisiyle dolu üniversiteli polis adaylarıydı.Okulda aynı sınıftaydılar ve aynı yatakhanede kalıyorlardı,yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.Reis Karadenizli,Demir Egeli ve Muzaffer ise doğuluydu.Farklı coğrafyalara ait olmaları yakınlaşmalarına engel olmamıştı zira her biri karakterinde Anadolu insanının o benzersiz saffetli iyilik nüvesini taşıyordu.Dertli adamlardı,şerefli bir hayat biricik düsturlarıydı.
Reis; masmavi gözleri, inşaatlarda çalışmaktan nasırlaşmış elleri, hırçın fakat güldüren tabiatı ve bir bozkurdun ulumasını andıran konuşmasıyla yiğit bir Karadenizliydi. Zorluklarla ve kaybedilenlerin acısıyla yoğrulmuş bir hayattı onunki. Annesini ve babasını daha üniversite yıllarındayken ebediyete uğurlamıştı.Kardeşleri de geçim derdi yüzünden yurtdışına göçünce,memlekette bir başına kalmıştı.Fakat onu tarumar eden bu gidişler değil,sekiz senenin ardından sebepsiz yere çekip giden insafsız sevdiğiydi.Gece olduğunda yat içtiması sonrası koğuşu terk eder ve bir kuytuya sığınıp kahrederdi.''Ahlar'',''vahlar'',''oflar'' senfonisini icra eden tek kişilik orkestra gibiydi.Koğuşta kalıp uyuyabildiği zamanlarda ise sevdiğinin ismini sayıklar dururdu.
Hitabeti kuvvetliydi.Anlatmayı severdi.Mevzuuyu en ince ayrıntısına kadar tasvir eder,olaylar onun süzgecinden geçtikten sonra bambaşka bir hal alırdı.Bazen aşka gelir, yaşadığı yerleri anlatırdı.Köyünde bulunan, sırtlarında sepetle dağ gibi yükleri taşıyan, alınları kırışmış müşfik ve çalışkan kadınlardan; tez canlı, dik başlı ve tabancasını yâri gibi seven adamlardan, yağ tenekelerinden yapılmış evlerden ve yemyeşil ağaçlardan bahsederdi. Memleketine karşı öylesine hasret doluydu ki, anılardan bahsetmek her defasında gözyaşlarıyla son bulurdu. Mert adamdı, lafını sakınmazdı. Haksızlığa boyun eğmeyişi her zaman başına, dolayısıyla başlarına bela almalarına sebep oluyordu.
Demir; daha üniversite yıllarında hayat kavgasına girişip, Ankara caddelerinde minibüsçülük yapmak zorunda kalan ,dar kavisleri kıvrak direksiyon hamleleriyle atlatan,dağ gibi engelleri tırnaklarıyla kazıyarak aşan ve bu mücadelesinin neticesinde Allah tarafından kendisine dünyalar güzeli bir oğul bahşedilen azimkar bir koca yürekti. Okul bitince bir inşaat şirketinde işe başlamış fakat sonrasında işler ters gidip şirket iflas edince çareyi polis olmakta bulmuştu .Sınıfın organizasyon sorumlusuydu. Yöneticilik vasfına sahipti.Hanımını ve evladını uzak diyarlarda bırakmanın acısını günbegün daha bir artan hasretle derinden duyuyordu.
Ve Muzaffer...Kalem davasına düşmüş;ruhuna kapanık, içinden gelen sesi dinleyen sessiz bir adamdı.Konuşması gereken anı sabırla bekler,sanki ağzından çıkan her fazla sözden vergi alınıyormuş hissini uyandıran bir hassasiyetle kelimelerini dikkatle seçerdi.Genel itibariyle ruhiyatında bir ''sulh'' hali mevcuttu,pek az sinirlenirdi. Okul gazetesine bir yazı verip üstüne iki de şiir okuyunca arkadaşları onu ''üstad'' ilan etmişti.Bu ifadeden oldukça rahatsız olur ve mahcubiyetini defaatle ifade ederdi.Onun nazarında üstad, kitaplarını bir an olsun yanından ayırmadığı Necip Fazıl'dı.Uzun boylu temiz yüzlü bir gençti.Dünyanın zevkine dalanlar onun kitaplara gömülmüşlüğüne hayret ederlerdi.Bir hayalin müzmin sevdalısıydı,her aşkın sonunda divane olmak kaderiydi.
Reis'in derdi kaybettikleri,Demir'in derdi parasızlık ve Muzaffer'in derdi ise Leyla'ydı.Kederleriyle öylesine bütünleşmişlerdi ki;yıkık bir duruş,yakıcı bir iç çekiş ve kağıda düşen bir gözyaşı vaziyetlerini ayan etmeye yetiyordu.Diğer öğrenciler sıkıntılarını anlar gibi gözükmekle birlikte; iş, derdin künhüne inmeye gelince mesafeli dururlardı.Aykırıydılar.Yürüyüş çalışmaları sırasında uygun adımda bile zorlananlara inat,onlar dizlerini kırmadan tören adımda yürürlerdi.Komiser:''Ne mutlu Türküm diyene! Yürüyüş kararı sayılacak!'' dediği vakit,bir tek onlar göğüslerini yırtarcasına bağırırlardı.Bu sebepten her çalışma sonrası seslerini kaybederlerdi.
Okulda istirahat vakitlerinde, eski özel harekatçı Babadost Hasan ağabeyin güneydoğudaki anılarını dinlemek en büyük zevkleriydi.Babadost Hasan ağabey onlara,hainlerin kellelerini çuvallara doldurup milletin ayakları altına serdikleri ve kokuşmuş leşlerini akrebin arkasına bağlayıp ibreti alem olsun diye köy köy gezdirdikleri günleri anlatırdı.Bazen iç geçirir,bazen hüzünlenir fakat genellikle coşarlardı.En büyük idealleri özel harekat polisi olabilmekti. Bunun için dirayet,irade,inanmışılık ve elbette isabetli atışlara sahip olmak gerekiyordu.
Heyecanla bekledikleri günler gelip çatmıştı.Artık silahlarla atış yapabileceklerdi.On beş metrelik hedef kağıdında Reis mermileri kafada, Muzaffer göğüste toplamıştı.Demir ise hedef kağıdına bir tek mermi bile isabet ettirememişti.Havaya girmişlerdi,özel harekata gideceklerdi.Ayrılmak yoktu.Reis, Demir'e manidar bir ifadeyle baktı ve :''Üzülme kardeşim operasyonda biz Muzaffer ile ağır silahları kuşanırken, sen de artık mühimmat sandığını taşırsın ne yapalım'' dedi.Bu sözlerin ardından Muzaffer kahkahayı bastı.O gün akşama kadar Demir'e ''Sandıkçı'' diye takıldılar.Demir utancından renkten renge girmişti fakat ilerleyen zamanlarda gösterdiği azimle atışlarda ikisini de geçecekti.
Gel zaman git zaman okulun sonu, yani tayin kuralarının çekileceği gün gelip çattı.Reis sözlerine Ahmet Yılmaz'ın mısralarını iliştirip şöyle diyordu:''Uyan Türk Evladı! Uyuma uyan! Otuz kupona alınmadı bu vatan! Üstad ya Süleymaniye ya Kerkük başka gidecek yerim yok''. Bir zamanlar bizim olan fakat şimdilerde soydaşlarımızın zulüm gördüğü bu iki şehir elbette torbada yoktu.Kurada üçü de İstanbul'u çekti.Reis Avrupa yakasına,Muzaffer ile Demir ise Anadolu yakasında farklı semtlere düştüler.
Reis coşkun ve kabına sığmayan karakteri yüzünden Avrupa yakasında birimden birime dolaştı.Demir ikinci tayinle Ankara'ya gitti ve ailesine kavuştu.Muzaffer İstanbul'un Anadolu yakasında kaldı. Aralarındaki mesafeler ve mevcut görev yoğunluğu birbirlerinden kopmalarına sebep oldu.
Bir sene sonra Özel Harekat Daire Başkanlığı, Genelkurmay'ın talebinden dolayı kurs için alım yapacağını duyurdu.Muzaffer haberi alınca çocuklar gibi sevindi.Hemen Reis'i aradı ve haberden bahsetti.Reis tükenmiş bir sesle:''Üstad benim yaşım geçti,şartlarım uymuyor'' dedi.Muzaffer sonrasında Demir'i aradı.Demir:''Viran olası hanede evladu iyal var, evi barkı kime bırakıp geleyim Muzaffer?'' diyerek çaresizliğini ifade etti.Geriye özel harekat namzedi bir tek Muzaffer kalmıştı.
Özel harekat tercihi metropolde kahpe kurşunu beklemek yerine,dağlarda mermilere koşmak anlamına geliyordu.Muzaffer bir iç muhasebeye girerek imanını sorguya çekti ve nihayetinde şehadete inandı.Bir emrivaki yapıp ailesinden habersiz başvuru dilekçesini ilgili makama verdi.Akşama ailesine yaptığı başvuruyu söylediğinde bir anda kızılca kıyamet koptu.Söylenen sözler kahrediciydi.Bir şuurun kaybedildiğini acı bir şekilde tecrübe etti.Çanakkale destanının tarihe altın harflerle yazıldığı günlerde;oğlunu Bilecik istasyonunda gözyaşları içinde uğurlayan :''Oğlum! Babanı Dimetoka'da, dayını Şıpka'da ağabeylerini de Çanakkale'de kaybettim. Git sen de git minâreler ezansız, camiler Kur'ân'sız kalacaksa sen de git!'' diyen Söğütlü Hacer ananın şuuru...Birçok meslektaşı ailesini aşamadığı için özel harekata başvuramadı.
Muzaffer birkaç gün sonra dilekçesini geri almak zorunda kaldı.Dilekçeyi en sevdiği kitabın arasına koydu.Böylelikle birbirlerini kaybeden bu üç arkadaşın ortak hayalleri de tamamıyla sona erdi.

Polis Muzaffer nur yüzlü,uzunca boylu, mahçup ve mütevazi bir Anadolu gencidir.Vakar sahibidir.Simasındaki istiğrak hali,içte derinleşen fıtratının aynasıdır.Zincirleme bir şekilde vuku bulan, aşağıda anlatılan olaylar sonrasında isyana kalkışmış fakat yüce yaratıcının ihsanıyla küfür ehli olmaktan kurtulmuştur.
Saat 23:00 sıralarıydı.Bağdat caddesinde küçük bir çocuk,boş gözlerle etrafı seyrediyordu.Yolunu kaybettiği ve bu semte ait olmadığı her halinden belliydi.Devriye görevini ifa eden polis Muzaffer yanına yaklaştı;ismini ve nerede oturduğunu sordu.Küçük çocuk gözleri yerde,ürkmüş bir şekilde isminin Rasim olduğunu ve Pendik'te oturduğunu söyledi.Bir sıkıntısının olduğu açıktı.Muzaffer ses tonunu düşürerek,sokakların tehlikesinden dem vurdu ve onun yaşında birinin gecenin bu saatinde evinde olması gerektiğini söyledi.O mahsun çocuk birden şahlandı ve öfkeli bir edayla ''Caddeye gezmek için geldim.Gezemez miyim? dedi.Muzaffer gülümsedi ve ''Senin için şimdilik erken aslanım,büyüdüğünde gelir doya doya gezersin'' dedi.Çocuk: ''Abi benim bir evim yok artık, annemle babam ayrıldı'' dedi.Sonrasında ağlamaya başladı.Az önceki hiddetinin sebebi de böylelikle ortaya çıkmıştı.Muzaffer'in gözleri buğulandı ve yutkundu.
...
Tren istasyonunun bekleme kısmında onbeş-onaltı yaşlarında tuhaf giyimli bir erkek çocuk bankın üzerinde oturuyordu.Üzerindeki kıyafetler emanet gibi duruyordu.Durumundan şüphelenen polis Muzaffer,çocuğu yanına çağırdı ve kimliğini çıkarmasını istedi.Gördüğü kimlik karşısında bir hayli şaşırdı zira kimlik pembeydi.Muzaffer sormadan,çocuk hikayesini en başından anlattı.Kimlikte yazan ismi Ayça'ydı fakat o Muratcan olmak istiyordu.O, yetiştirme yurdunun zorlu şartlarında; hormonal bir hastalığın pençesinde, gerek bünyesine ve gerekse çevresine karşı mücadele etmek zorunda kalan şanssız bir çocuktu.Durumun vahametinden habersiz hali iç parçalayıcıydı.
....
Onyedi yaşındaki Özbek kızı Şarifa beşyüz TL' ye çalışmak için vatanından ve ailesinden koparak ülkemize gelmişti.Zengin bir ailenin himayesinde hizmetçi olarak çalışıyordu.Vizesi dolmuştu ve o bir kaçaktı.Bakkala gitmek için sokağa çıktığı bir gün ekipler tarafından yakalandı.Onu araçla ilgili şubeye teslim etme görevi polis Muzaffer ve bir arkadaşına verildi.Şarifa yol boyunca: ''Beni onlara vermeyin'' diye inledi durdu.Sonra durumu kabullenmiş olarak çaresizce hüngür hüngür ağladı.Sanki vatanına değilde gurbete gönderiliyordu.Bu dramın müsebbibi hiçbir şekilde polis Muzaffer ve ekip arkadaşı değildi ama o an için sanki bütün sorumluluğu onlar yüklenmişti.Polis Muzaffer Şarifa'ya üzülmemesi gerektiğini ve güzel günlerin onu beklediğini söyledi.Söylediklerine kendisi bile inanmamıştı.
.....
Tenol hanım yalnız yaşayan yaşlı bir kadındı.Bir gün banyoda duş alırken aniden tansiyonu düştü ve olduğu yere yığılıp kaldı.Tenol hanım vefat etmişti.Kimsesizlikten dolayı cesedi tam üç gün bekledi.Kapıcı alınmayan gazeteler ve etrafa yayılan kötü koku üzerine polise haber verdi.Gelen anons üzerine polis Muzaffer olay yerine ekip arkadaşlarıyla birlikte intikal etti.Manzara dehşet vericiydi.Mevtanın parçalanmış başı bir basketbol topu büyüklüğünde ve rengindeydi.Kollar simsiyahtı ve yarılmıştı.Lağım rögarlarından gelen koku,cesetten gelen kokunun yanında esans gibi kalırdı.Tenol hanımın ahvali,yaşamak bir yana; insanın nasıl öleceği endişesinide taşıması gerektiğinin en somut deliliydi.Polis Muzaffer'in bütün hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçti.
.....
Muzaffer'in kıymet verdiği bir insan vardı.Yürekten sevdiği halde onun sevdasını hakir gören ve onu defalarca azurde kılan bir insan.Muzaffer çektiği acılara dayanamadı bir gün ve ona: 'Senin için döktüğüm göz yaşlarında boğulursun inşallah'' diyerek beddua etti.Çok geçmeden sözlerinden pişman oldu ve günde beş vakit Rabbinden bedduasını kabul etmemesini diledi.Sevdiği insan dualarına hakaretle karşılık verdi.Bir de bu yetmezmiş gibi Muzaffer'in dillendirdiği kutsi sözlere aldırmadan,onu galiz mizansenlere dahil etmeye kalktı.Muzaffer onun taktığı umutsuzluk maskesini düşürendi,bütün bu insafsızlığın sebebi Muzaffer'in kendisinden nefret etmesini sağlamak ve mevcut oyunu muhafaza etmekti.
İki hafta gibi kısa bir süre zarfında yaşananlar polis Muzaffer'in ruhunda onulmaz yaralar açmıştı,yaşanan son olayla birlikte kahretmişti.Akif'in serzenişini isyanının nişanesi olarak gittiği her yerde dillendiriyordu.Oysa şikayet etmeye hakkı yoktu.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
....
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
Bir arkadaş sohbetinde delilere özeniyorum dedi.İdrakten yoksun olmak aslında ne büyük nimetmiş diye söylendi.Allah ona şefkatli uyarısıyla haddini bildirerek ihsanda bulundu.Adliyede,spor müsabakalarında,VIP korumada,gösterilerde,belediye yıkımlarında görev alan polis Muzaffer'in yeni görev yeri Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesiydi.Polis Muzaffer'in ruhunda ilk şok dalgasını hastanenin içerisindeki ürpertici heykel ve altında yazan sözler yarattı.

Ruhumuz yüreğinize işler
Tebessümünüz hüznümüzü bölüşür
Devran döner yerimiz değişir
Aslında biz siziz,siz bizsiniz.
Tesadüfe inanmazdı polis Muzaffer.Hastanede olmasının elbette bir sebebi vardı.Tedirgindi fakat kendisini bekleyen gerçeği bulmalıydı.Hastaların kaldığı binaya yaklaştı.Tel örgünün arkasındaki hastalardan bazısı dünyayı ilk defa gören uzaylılar gibiydi;etrafa hayretle bakıyordu,bazısı da yüzü yerde herşeyle iritibatını koparmış vaziyetteydi.Çoğu onu fark etmedi bile.Derken gözüne parmaklıkların arkasında ona bakan bir kadın siması ilişti. Kadının yüzü yara bere içindeydi ve dudağının alt kısmının sağ bölümü yoktu.Kadının elleri gözükmüyordu.Polis Muzaffer'in gözlerinin tam içine bakıyordu.Polis Muzaffer görevliye kadının niçin burada olduğu sordu.Görevli; kadının kocası tarafından aldatıldığını öğrenmesi sonrası krize girerek, kendi elleriyle yüzünü parçaladığını söyledi.Bekleme noktasına döndüğünde dinlediği olaylar yine ibret vericiydi.
Sen Rabbi'nin hükmüne sabret,balık sahibi gibi olma.Hani o sıkıntıdan yutkunarak ağlamıştı.(Kalem:48)
Polis Muzaffer yaptığı hatayı geçte olsa anlamıştı.Şikayet etmeye hakkı yoktu.Allah'ın hükmüne sabretmeliydi.

Bitmeyen özleminden dolayı yüreği yangın yerine dönen dertli bülbül; yad ellerde kanat çırparken, insafsız bir avcının ateşi sonrası kasvetli bir kuyuya düşer.
Kuyunun dibindeki balçık yılan ve çıyanlarla doludur.Bülbül düşer düşmez üzerine saldırırlar.O yaralı haliyle bu yaratıklarla amansız bir mücadeleye girişir. Özleminden aldığı kuvvetle yaratıkların hakkından gelir ve onlara gücünü kabul ettirir. Zulüm canavarları oyuklarına sinmişlerdir sinmesine ama içten içe de bülbüle diş bilemektedirler.Tedirgindir bülbül,uykuya hasret günler geçirir.
Kuyunun içerisinde ölüm kalım mücadelesi yaşanırken dışarıda hayat tüm canlılığıyla devam etmektedir.O sıra bir gül fidanı kuyunun ağzına doğru ağır ağır boy vermektedir.Semaya yaklaşan gülden habersiz olan bülbül; gece gündüz ''çare'' diye o güzel sesiyle içli içli feryad etmektedir. Günler böylece geçer.Bir sabah göğe baktığında gül goncasını görür ve sevinçten kendini harap eder. Öyle ya o gül ki bir gülümsemesi biçarelere deva,âşıklara şifa olandır.
Sabırla bekler. Sonunda gül açar. Lakin açan göz alıcı renge sahip zarif bir gül değildir,açan; solgun,boynu bükük bir güldür. Ezelden beri kırgın, semaya küskün olan bir gül…
Bülbül kırık kanatlarıyla uçmaya çalışır, tırmanmaya çalışır ancak bu nafile bir çabadır. Güle ulaşma adına tüm kalkışmaları başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
Bülbül susar ve etrafa dipsiz bir sessizlik hâkim olur. Kaderine boyun eğen bülbül artık Rabbinden ölümü dilemektedir.
Kırgın gülün sırrına eremeyen bülbül yaşama sevincini kaybetmiştir ve ölümü bir kurtuluş olarak görmektedir.Genzi yakan ağır kokuya ve nice ağlamayı,inlemeyi içine çekmiş olan korkunç duvarlara dayanmak bir hayli zordur artık.Çok geçmeden dirayetini yitirir.Pusuda bekleyen zulüm canavarlarına gün doğmuştur. Birer birer meydana çıkıp bülbülün etrafını sararlar. Onu hemen öldürmezler,ona bu lütfu çok görürler.
Yılanlar kalbini karartmak için kanını zehirler,çiyanlar gülüp eğlenmek için galiz oyunlarına dahil ederler.Bülbülün çilesi günlerce sürer.Nice gün sonra hareketsiz haline aldanıp öldüğünü zannnederek işkenceye son verirler.Oysa bülbül ölmemiştir,hala nefes almaktadır.Çektiği acıların neticesinde mecalsiz kalan bülbül,yüz üstü yatmış vaziyette nihai sonunu beklemektedir.Derken at kişnemeleri ve nal sesleri yankılanır dağlardan.Tozu dumana katarak gelen atlılar kuyunun başında durur.Yaldızlı kaftanları,kabzası değerli taşlarla işlenmiş kılıçları ve gösterişli başlıklarıyla gelenler seçkin bir muhafız grubudur.Taşıdıkları sancakta Sakari melikesinin özel arması yer almaktadır.Geliş amaçları su ihtiyacını gidermektir.Aralarından görevlendirdikleri iki kişiyi bir ip sarkıtarak kuyunun dibine indirirler.Biri kanatları titreyen yaralı bülbülü fark eder ve onu bir mendile sararak göğsüne koyar.Muhafızlar saraya dönüş için kendilerine yetecek kadar suyu aldıktan sonra yola koyulurlar.
Muhafız yolda bülbülün yaralarını sarar,onu iyileştirmeye çalışır.Ancak bülbülün bilinci hala kapalıdır,bir türlü kendine gelemez.Şefkatli muhafız,saraya döndüklerinde olanları Sakari Melikesine anlatır.

Bülbülün acıklı durumunu gören sultan hüzünlenir.Avuçlarının içindeki bülbüle bakar ve gözlerinden iki damla yaş süzülür.Dökülen yaşlar bülbülün gözlerine değdiği an adeta bir abı hayat etkisi yaratır.

Gözlerini açan bülbül sultanın gam yüküyle buğulanmış büyüleyici gözleriyle yüzleşir.Onun canlanması sultanı sevindirir. Bir el işaretiyle kafese konulmasını emreder.Gözlerini bir esarette kapayan bülbül,yeniden açtığında bir başka esarete düşmüştür.Altın kafes;kuyudaki hapislikten sonra,bülbülün çilesini çekmekle yükümlü olduğu ikinci zindan hayatıdır.
Güzel sesine yeniden kavuşan bülbül;tutsaklığa aldırmaz ve sultana şiirler,şarkılar söyler.Fakat sultan ilgisizdir bülbülün çırpınışına,sarayı inleten bu hoş sedayı ifadesiz bir simayla izler.Bülbül sultanın maiyetindekilerle konuştuğuna hiç şahit olmamıştır.Başlarda bu durumu sultanın asaletine yorsada,en yakın hizmetkarlarıyla bile el işaretleriyle anlaşmasına bir anlam verememektedir.Bülbül gerçeği iki hizmetkar aralarında konuşurken anlar.Sultan sağırdır.Kahrından kafesin tellerine çarpar kendini,kanlar içerisinde kalır.Onun bu halini gören sultan derhal gözünün önünden kaldırılmasını emreder.Yaraları sarılarak ahşap bir kafese konulur.Uzak diyarlara giden bir kervana yetiştirilir ve bülbül şehirden uzaklaştırılır.

Kervanın istikameti; kalpleri dünyadan ahirete bağlayan nakşibend mürşitlerinin yurdu,Menzil ilidir.Bülbül bedevilerden birinin himayasindedir.Issız çölde develer ağır ağır ilerlerken sessizliği bülbülün içli feryadı bozar:
__ Sultan! Azad etmen beni senden uzaklaştıramaz çünkü sana bağlılığım bütün makamların ötesinde gönülden,beni saraydan kovup umutsuzluk çölüne atsan ne olur? Feryadımı duymasan ne olur?
Söylesene zerafetin timsali,nazenin dilruba! Ruhunu incitmekten hiçliğe mahkum olmak kadar korktuğumu bilmiyor musun? Dertlerin beni yıldırır mı sanıyorsun?
Bülbülün kederli yakarışı kervanda bulunanları hüzne boğar.Kervan muhafızlarından biri kafesin yanına doğru yaklaşır.Bu derviş giyimli kılıçlı adam bülbüle tanıdık gelmiştir fakat kim olduğunu çıkaramamıştır.Adam söze atılır:

____ Sen saraydaki bülbülsün öyle değil mi? Benim adım Yılmaz, bir zamanlar saray muhafızıydım.Seni kuyudan mendile sarıp ben çıkarmıştım hatırladın mı?
Adamı simasından hatırlamıştır bülbül ancak kervanda olmasına ve kılığına bir anlam verememiştir.Ona bu halinin sebebini sorar,ardından kendisini kafesten kurtarmasını,saraya dönmek istediğini söyler.Eskinin saray muhafızı,şimdinin derviş namzeti Yılmaz,bülbüle şöyle der:
__ Malda,mülkte yalanmış.Mağrur giysilerimden ve payelerimden arındım,sırtıma fakirlik hırkasını geçirdim.Manayı arıyorum,gerçek aşkı arıyorum.Biliyorsun,seni kuyudan kurtaran O' ydu,şimdi de beni karşına çıkartan yine O,herşeyin sebebi O...Ben sadece vesileydim.Masivanın büyülü perdesine aldanmışsın derindeki özü göremiyorsun.Baki olan varken,kula mecnun olmak niye bülbül?
Bülbül:''Allah bizimledir kardeşim,şükürler olsun.Ben zümrüd-ü ankanın menziline giden yolun Sakari melikesinin kalbinden geçtiğine inanıyorum'' der.Bülbülün vazgeçmeyeceğini anlayan Yılmaz, bedevinin eline birkaç akçe sıkıştırır ve bülbülü kafesten çıkarmasını söyler.Bedenen özgür olan bülbül,kalbini esir alan sultana doğru kanat çırpar.Meşakkatli bir yolculuk sonrası seher vakti saraya ulaşır.

Sultanın kaldığı odanın balkonundaki mermere konar ve türküler söylemeye başlar.
Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan
Aç pencereyi göreyim gül yüzünü uyan uyan
Aman yar canım yar yar
Sabah olmadan uyan uyan
Horozlar ötmeden güneş ışımadan uyan uyan
Kimseler görmeden usul usul bana gel*
Derken balkon kapısı açılır.Periden ala huriden müstesna güzelliğiyle arzı endam eden sultanın ta kendisidir.Bülbülü gören sultan hayretini gizleyemez:''Ben seni çöle göndermiştim,nasıl oldu da geri dönebildin? Neden geldin?.. Doğrusu sadakatin beni derinden etkiledi'' der ve bülbülü göğsüne alarak kanatlarını okşar.Sultan aslında doğuştan sağır değildir.Kısa süre önce galiz bir ruhun şeytani büyüsü neticesinde duyamaz olmuştur.Bülbül kararlıdır,zulüm perdesini parçalayıp sultanı büyüden kurtaracaktır.
Bülbül artık sarayın içinde özgürce uçmaktadır.Sultan bülbülü kendisine yakınlık ifade eden payelerle ödüllendirir.Bu olay sarayın kötü kalpli şirret büyücüsünün huzurunu bozar.Bülbülün ise sevinçten içi içine sığmamaktadır ve kendisine kin ve hased besleyenler umurunda bile değildir.Lakin kısa sürer sevinci, zira bir gün nedensiz bir şekilde saraydan kovulur.Ertesi gün saraya tekrar kabul edilir, sonrasında yine kovulur.Bu anlaşılmaz durum fasılalarla yinelenir.Bülbül, şeytani büyünün asıl tahribatı sultanın ruhiyatında yaptığını anlar.Çünkü bütün bu olanlar sultanın mikyas kabul etmez bir haleti ruhiyeye sahip olduğunu göstermektedir.
Bülbül bir gün göğsü kanlar içerisinde gagasında bir gül ile görünür saray semalarında.Bülbülü fark eden sultan penceresini aralar.Bülbül açılan pencereye doğru uçar ve tam içeri girecekken pencere olanca hızıyla yüzüne kapanır.Gül kırılır,bülbül düşer.Göğsündeki yara yetmezmiş gibi üstüne şimdi kanatları da kırılmıştır.Kuşlar duvarın dibinde çırpınan bülbülü fark eder.İçlerinden bir güvercin onu sırtına alarak sarayın yakınındaki ormana götürür.Bülbül kendine gelince olan biteni çevresindeki kuşlara anlatır.Şahin hışımla:''Sultanın gözünü oymalısın''der.Güvercin ise:''Sevdandan vazgeçme,aşkının peşinden git'' diyerek ona güç verir.
Bülbül,sultanın etrafında pervane gibi dönebilecek gücü kazandıktan sonra tekrar saraya doğru kanat çırpar.Saray tebası onu görür görmez taş yağmuruna tutar.Durumdan vazife çıkartan kötü kalpli şirret büyücü;elinde tütsü çanağı ve iğrenç sesiyle bülbülü yolundan çevirmeye çalışır. Bu sırada sultan olan biteni odasının balkonundan endişeli gözlerle izlemektedir.Bülbül sultana Mecnun'un feryadıyla seslenir.
Burası mabedim burası dünyam
Bırakıp gidemem burada leylam
Ahh bir garip mecnunum yücedir sevdam
Beklemek ibadet gitmek ölümdür
Ne ettiyse bana kaderim etti
Kurduğum hayaller zamansız bitti
Ahh bir garip mecnunum yücedir sevdam
Beklemek ibadet kalmak zulümdür**
Ne atılan taşlar,ne de şuursuz kalabalığın hakaretleri; bülbülü kahreden sultanın bu zulüm karşısındaki kayıtsızlığıdır.Bülbül sabrını yitirir ve sultana ağır sitemlerde bulunur.Manzara böylesi vahim bir durum arz ederken rahman ve rahim olan Allah bir kez daha onu ateş hattından çekip kurtarır;bir güvercin sürüsü bülbüle kol kanat gererek ormana sığınmasını sağlar.
Aşkın savaş kasırgası yerini yine gamlı hazan rüzgarlarına bırakmıştır.Bülbülün kanatları sızım sızım sızlamaktadır.Fakat hiçbir sızı sultandan uzak kalmak kadar acı değildir.Bu hasrete daha fazla dayanamaz;gücünü toplar ve yine saraya doğru uçar.Bülbülün saray semasında göründüğünü haber alan sultan,onu görebileceği bir yere çıkar ve huzuruna gelmesini işaret eder.Bülbül sarayın bahçesine doğru alçalır ve sultanın ayakları dibine konar.Kanatları yoluk,bedeni yara bere içinde sultanın diyeceklerini bekler.Sultan konuşur:
__ Acizsin,iğrençsin ve mide bulandırıcısın.Senden nefret bile etmiyorum.Umrumda bile değilsin...
Akabinde gelen hakaretler çok daha ağırdır.Bülbül dostu Yılmaz' ı dinlemeyerek yaptığı hatanın geçte olsa farkına varmıştır.Uğruna canhıraş bir çaba gösterdiği sultan,kalbinin ve ruhunun duymadığı ifritten sözlerle bülbülü azurde kılmıştır.Hicap içerisinde boynu bükük bir şekilde sultanın hakaretlerini bitirmesini bekler.Sultanın sözleri bitince uçmak ister ama başarılı olamaz.Takatten düşmüş haliyle sarayı yürüyerek terk etmek zorunda kalır.Çıkış yolunda tebanın hakaretleriyle yüzleşir ve uzun süren sessizliğini bozarak onlara Yunus'un sözleriyle cevap verir.
Her kim bana taş atar,yağ,gül nisar olsun ona,
Urmaklığa kasdedenin,sunam ,öpem ,ayağını...
Her kim bana söğer ise her dem dua kılam ona;
Ekem kendi gözlerime alçaklığın toprağını.
Ormana yaklaştığı sırada girişte bekleyen birini fark eder.Tebadan biri olsa gerek diye düşünürken,bekleyenin simasını gördüğü an hayretler içerisinde kalır.Onu bekleyen; vefa timsali,seciye abidesi Yılmaz'dır.Bülbülü yalnız bırakmaya gönlü razı olmamış ve kervanı bırakarak Sakari ilini geri dönmüştür.Onu karşısında gören bülbül sevinç gözyaşları içerisinde Allah'ın ayetlerini zikreder ve Shakespeare'in sonesini dillendirir.
Duha vaktine ve durgunlaşan geceye andolsun ki,Rabbi'n seni bırakmadı ve sana darılmadı.(Duha suresi;1-3)
Düşünce insanların ve kaderin gözünden,
Afarozlular gibi yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden,
Bahtıma lanet okur,yüreğimi dağlarım;
Talihi yaver giden herkese gıpta eder,
Şu denli güzel olsam,dostlarım olsa derim;
Şunda sanata,bunda dehaya içim gider,
Oysa solda sıfırdır yapmak istediklerim;
Kendimden iğrenirken aklım sana doğrulup,
Gönlüm kara dünyayı gerilerde bırakır;
Gündoğarken yükselen bir tarla kuşu olup,
Cennet kapılarında kutsal ezgiler şakır;
Öyle bir servettir ki sevgini anmak bile,
Sultanlarla yer değiş deseler de nafile.
*Neşet Ertaş; Uykuda mısın sevgili yarim
**Orhan Gencebay; Beklemek ibadet kalmak zulümdür

Vaktiyle viranede bir gül anımsatmıştı seni,
Artık her metruk bina seni hatırlatıyor şimdi

Mermer köşk,Osmanlı coğrafyasının kalbinde hayat süren azınlıktaki levanten zümrenin varlık simgelerinden biri olarak Moda semtinde imar edildi.Mermerden teşkil dış cephesi,ince duvar işlemeleri,ipek perdeleri,çinileri ve mitolojik figürlerle bezenmiş camlarıyla;Moda sahilinde yarini bekleyen özenle süslenmiş bir gelin gibiydi.Girişte yer alan harikulade bronz at heykeli ve arka bahçedeki geyik heykeli en değerli ziynetleriydi.
Ne İngiliz'e,ne Rum'a ne de Mahmut Muhtar Paşa’ya yar oldu.Son tahvilde Paşa'nın mirasçıları borçlarını kapatmak için mermer gelinin sinesinde yer alan kıymetli eşyaları bir bir elden çıkardı.Bir gerdanlık kadar göz alıcı olan bronz at heykelini ;tablo,heykel vazo gibi değerli sanat eserlerini satarak ruhuna zarar verdiler.Mermer gelin, görkemli ve ışıltılı güzelliğini yitirmesede kaybettiklerinden dolayı mahsun bir görünüme bürünmüştü.
Elemli müzayede günlerinin ardından bir sabah kız öğrencilerin ve aydınlık yüzlü öğretmenlerin sesleriyle uyandı kederli uykusundan.Modanın mermer gelini müşfik ve vekarlı haliyle bir eğitim kurumuydu artık.Ona bakıpta büyülenmemek ve saygı duymamak elde değildi;öyleki talebeler ahşap zeminine zarar vermemek için özel keten ayakkabılar giyerdi.Fakat zamanla bu hassasiyetler yitirildi.Gereken özen ve bakım gösterilmeyince ilerleyen yıllarda beyaz mermeri karardı,merdivenleri kırıldı,çinileri söküldü ,bahçedeki manej,sera ve meyvalıklar yok oldu.Üstüne üstlük önüne sevimsiz bir beton yığını da inşa edilince sahille olan irtibatı kesildi ve biricik tesellisi muhteşem boğaz manzarasını bir daha göremez oldu.
Sorumsuz yapılaşma sonucunda binaların arasında kısılıp kaldı .Gayrı ihtişamlı günleri sona ermişti.Esas yıkıcı darbe 17 Ağustos’ta geldi.Deprem nedeniyle temelleri sarsıldı,duvarları çatladı.Kullanılamaz hale gelen köşk, kapısına kilit vurularak yalnızlığa terk edildi.Geçmişte hayran bakışların cazibe merkezi olan,odalarında prensesler,paşalar ağırlayan mermer köşk artık yanına yaklaşılması yasak ve tehlikeli olan metruk bir bina olmuştu.
Fısıltılı konuşmalar,gülüşler,şen kahkahalar,öğreten hitaplar,öfkeli nidalar birer yakıcı hatıra hüviyeti kazanarak dipsiz sessizliğe gömülmüştü.Bir dili olsa ve konuşabilseydi kimbilir ne acı sitemlerde, serzenişlerde bulunurdu? Resmi makamlar git gide çürüyen haline kayıtsız kalırken,vefakar mezun öğrenciler mermer köşkün sessiz çığlığına bigane kalmadı.Kurulan dernekle birlikte restorasyon için proje hazırlatıldı ve gereken mali kaynak da belediyeden sağlandı.Şu an itibariyle mermer gelinin yıllardır özlemini duyduğu ‘’huzura’’ kavuşması,kurtuluşa ermesi valilikten gelecek onaya bağlı.Zamana meydan okuyan Moda’nın mermer gelininin mürüvvetini görebilmek dileğiyle.

Resimde görülen bronz at heykelini müzayedede Hacı Ömer Sabancı satın alır ve Emirgan'daki köşkünün bahçesine yerleştirir.Emirgan 'daki yapı o tarihten sonra ''Atlı köşk'' olarak anılır.



Köşkün önüne inşa edilen ölçeksiz lise binası.


Yararlanılan Kaynaklar;
''Tarihi köşk Vali’nin imzasını bekliyor''Mine Akverdi
''Eşsiz manzaraya hangi bina!'' Mimdap
Kadky ve Kadky Kz Lisesi Giriimci Mezunlar Dernei (KALMED)
Vuku bulan tevafuklar silsilesinin yıllardır beklediğim müjdenin ayak sesleri olduğuna inanmıştım. Size aldığım kırmızı gülü, yani hayatımda bir insana sunduğum ilk çiçeği; zoraki kabullenişinizden dolayı kahrederek kendi ellerimle kırıp çöpe atmanın acısını ve titreyen dudaklarım, buğulanan gözlerim karşısında takındığınız soğuk, hissiz ve umarsız tavrınızı ebediyete kadar unutmayacağım. Kalbimde açtığınız yara asla kapanmayacak.
Derdine, fikrine ve varlığına bigâne bir şehirde yapayalnız ağlamak ne kadar da acı vericiymiş. Cürümlerinizden müberra olmak için bir Aziz’in gözyaşlarıyla kutsanmaktı ise gayeniz, başardınız.
Umutsuzluk çölünde sefil düşmüş bir acizin bulduğu yaşama sevincini kaybetmesinin, onda hâsıl ettiği ölüm duygusunu tahmin edebilir misiniz? Beni inkisara uğrattığınızdan bu yana şahsıma hitaben sorulan her soruda bir lahza duraksıyorum, etrafa hüzünlü gözlerle bakıyor ve yüzümde manidar bir ifadeyle oradan oraya savruluyorum. Canlı bir cenazeden farksızım.
Hasretinizin ateşi sinemi dağlarken, bir başkasına gülen resminiz avutmuyor, aksine ıstıraba sevk ediyor beni. Ne gül yüzünüz ne selvi boyunuz ne de işveli edanız; beni derde salan bir kez olsun bana gülmeyen büyüleyici gözlerinizdi.
Bundan gayrı bir tek amacım var; vücuduma saplanan mermiler için madalyamdır diye övüneceğim, vatan toprağını yorganım diye üstüme örteceğim güne kavuşmak. Bu aşkın azabından kurtulmak gibi bir isteğim yok, tek dileğim gölgenize yabancı bir karartının değdiği haberi bana ulaşmadan Rabbime canımı teslim etmek.
Çalıkuşu:İhsan Beyin Vedası
''Su gibi Aziz olun efendim''
....
İhsan bey: Ölünceye kadar minnettarım size bana emsalsiz bir gece geçirttiniz. Sizinle evlenmeyi arzu ediyorum diyen sesiniz sabahlara kadar tatlı bir nağme gibi çınladı durdu. Ömrümün sonuna kadar bu asaletinizi unutmayacağım. Ama bu gecenin ötesi olmayacak. Hiçbir zaman olmayacak. Ümitsiz bir sakata verilecek olan aşk sadakasını kabul edemem. Feride : Beni yanlış anladınız.
İhsan bey: Benden iyi sizi kimse anlayabildi mi acaba? Siz dünyanın bütün iyiliklerine layıksızın Feride Hanım, bana gelince böyle bir teklifi kabul edemeyecek kadar şerefli bir askerim. Bırakın kendi yolumda öleyim. Birkaç saate kadar gidiyorum. Sizi bir daha kim bilir nerede göreceğim… Bütün temennim ikinci bombanın birincisi kadar merhametli davranmaması.

Allah yolunuzu açık etsin efendim ,dilerim hedeflerinize bir bir ulaşırsınız.Beni daima gülen yüzümle hatırlayınız.
Ben kendimi gülün dibinde buldum
Guru guru sevdayımış sarardım soldum
Sevda bir düşümüş kendime yordum...

'Güle diken,sana sitem yakışır'' demiş şair bülbüle nazire yaparcasına.Bülbül sussa gül incinir.Onun feryad edip,kendini harap etmesine üzülme;derdi dermanıdır aslında.Gül istesin bülbül güneşle ayı avize diye diker başına,fezadan yıldızları kopartıp kolye gibi takar boynuna,envayi çeşit pırlantayı dizip yollarına,vuslatı muştular kainata.Vuslata hasret bile güzel.
************
Yaban gülünü orada öyle bırakmak içimi burktu.Ama elden ne gelir? Şefkat göstersen incinir,koparsan sayılı gün sonunda ömrü tükenir.
O,mistik bir ruh;çetin mücerret, üstelik mahremiyet perdesiyle çevrili,karşı konulmaz benim için.
Bir umudum var kalbime tatlı bir meltem gibi esen. Neticesi kasırga mı olur? Yoksa sükutla mı nihayete erer? Bilemiyorum.Tek bildiğim mücadele etmeye değer olduğu.
************
Hoş sedasıyla gönlüme taht kuran sultanın gözlerini bir lahza görebilmek umuduyla sevenlerimi boynu bükük bırakıp yola çıktım.Onu bulmak adına Bağcılar'ı sokak sokak gezindim.Sonunda Göztepe mahallesinde onu buldum.Dırahşan ve behiç bir çehreyle karşılaşmaktı ümidim.Oysaki kırgın ve bezgin bir simayla yüzleştim.
Nurani çehresine bir dantela gibi işlenmiş olan, namütenahi derinliğe sahip gözlerinde bir hüzün girdabı vardı.Kapıldım ve derdine giriftar oldum.
İncinmişliği güzellik belasından olsa gerek diye düşündüm,öyle ya Yaradan hem altın gibi bir kalp hem de güzellik bahşedince tezahürü malesef çileli bir hayat oluyor.
Zoru seviyorum.Ben sönsemde, için için kan ağlasamda onun gözleri ışıl ışıl gülsün istiyorum.
***********
''Başlayan herşey biter'' işte bu an, sözün bittiği andır.Bu kadar üzüleceğimi tahmin etmemiştim.Zihnimdeki hayal bulutları,göz yaşı yağmurlarıyla nihayete erdi.Haysiyet sahibi bir insana yakışır şekilde veda etmek istiyorum ama bencilce davrandığım düşüncesi de vicdanen beni rahatsız etmiyor değil.Yaban gülünü o viranede bırakıp gitmek zoruma gidiyor,kaybetmek istemediğime yüz çevirmek ar geliyor.
Sevdim seni Sultanım uzakta da dursam,bil ki duygumla düşüncemle her dem yanındayım.
Don Kişot, namı değer "hüzünlü şövalye" Cervantes tarafından yazılan; ilki 1605, diğeri 1615’de olmak üzere, iki bölüm halinde yayınlanan ve çoğu yazar tarafından insanlık tarihinin en iyi kurgusu olarak nitelendirilen, künhüne inildiğinde içerisinde nice hikmeti barındıran eşsiz bir romandır. Yazımda, Sanço Panza' nın vedasına doğru giden süreci, şu vakitlerde etkisinde olduğum hissiyatı karakterler üzerine yansıtarak anlatmaya çalıştım. Ruhunu ve işleyişini muhafaza etmek kaydıyla, esere; olay ve yorum bazında bir takım eklemelerde bulundum. Şeytan ayrıntıda gizlidir sırrınca yazının özünün bu yorum ve eklemelerde olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Uyarıldığımda gerçekten hiddetleniyorum lakin öfkemi bir potada eritip kullanışlı hale getirebilme yeteneğine sahibim. Yazım bu meziyetimin naçizane bir tezahürüdür, dilerim faydalı olur.

Gerçek adı Alonso Quijano olan İspanyol soylusu, uğruna verimli topraklarının bir kısmını sattığı şövalye romanlarının etkisinde kalarak kafayı bozunca, şövalye olmaya karar verir ve adını Mançalı Don Kişot olarak ilan eder. Topraklarında yaşayan Sanço Panza isimli yoksul köylüyü de, fethettiği bir adaya vali yapacağı vaadiyle kandırarak yanına yardımcı olarak alır. Saf ve çirkin köylü kızı Aldonza Lorenzo da, onun gözünde soylu güzel, Tobosolu Leydi Dulsinea’dır artık. Dedesinden kalma zırh ve silahları kuşanıp Rosinante ismini uygun gördüğü ahırındaki cılız beygire atlayarak, ezilen halkı zalimlerin zulmünden kurtarmak ve yeryüzünü kötülüklerden arındırmak için yardımcısı Sanço Panzayla birlikte yola çıkar. Don Kişot’ un gözüne dünya artık olduğundan çok farklı görünmektedir; onun için yel değirmenleri birer kötü dev, hanlar şato, hancılar Lord, koyun sürüleri ise askeri birliklerdir.
Don Kişot yardımcısıyla birlikte macera aradığı bir gün krala aslan götüren bir arabayı durdurur ve arabacıdan kafesin kapısını açmasını ister. Arabacı kafesin kapağını açar fakat her nasılsa aslanlar dışarı çıkmaz. Don Kişot, mevcut durumu aslanların kendisinden korkmasına yorar ve aslanların kafesten çıkmaları için kırbaçla kızdırılmaları gerektiğini söyler. Bunu duyan arabacı ve Sanço Panza can korkusuyla telaşa kapılırlar ve Don Kişot’ un olmayan kahramanlığını tasdik etme yoluna giderek, tehlikeli isteğinden vazgeçirmeye çalışırlar. Don Kişot kafesin kapağının kapatılmasını ancak, arabacının gördüklerini yazılı bir şekilde imzalaması halinde kabul edeceğini söyler. Arabacı yazmayı kabul eder.
Don Kişot: Yaz arabacı! Mançalı korkusuz şövalye Don Kişot kafesin kapağını bana açtırıp aslana meydan okudu. Vahşi aslan şövalyeden korkup geri çekildi, uysal bir kedi gibi gidip köşeye yattı. Ben ve burada bulunan herkes bunu gözlerimizle gördük.
Arabacı: İşte yazdım ve imzaladım yiğit şövalyem.
Don Kişot: Tamam, yolunuz açık olsun şimdi gidebilirsiniz. Yalnız sizden çok rica ediyorum bu gördüklerinizi kralımıza da anlatın, gezici şövalyeliğin ölmediğini bilmesini istiyorum.
Arabacı: Tabi, tabi söylerim efendim.
Don Kişot: Evet, olanları sende gördün değil mi sevgili yardımcım Sanço?
Sanço Panza: Evet, görmesine gördüm ama o arabacıya yazdırdığınız mektupta bir şey unuttunuz soylu şövalyem.
Don Kişot: Ne unuttum?
Sanço Panza: Benim adımı yazdırmayı.
Don Kişot: Senin adını mı? Seni neden yazdıracaktım ki?
Sanço Panza: Siz yiğitsinizde ben değil miyim? Aslan kafesinin kapağını açtırdığınızda sizin yanınızda değil miydim? Aslan kafesten çıksaydı sizi yediği gibi beni de yemeyecek miydi sanıyorsunuz? Ah yemek dedim de aklıma geldi, karnım çok acıktı. Asil şövalyem, ne zaman bir şeyler yiyeceğiz?
Don Kişot: Sanço, midesinden başka bir şey düşünmeyen şişko, tembel ve uykucu seyis! Yemek yok! İstirahat yok! Seni her gittiğim yere sürüklemekten bıktım. Yeni bir macera buluncaya kadar yola devam edeceğiz.
Sanço yaşanan bu olay sonrası Don Kişot’ a bir hayli içerlemiştir, yere düşmüş gözleriyle hissiyatını ayan eder. Onun bu halini gören Don Kişot, kırgınlığını gidermek için kader arkadaşına sözle takılır.
Don Kişot: Sanço kıyafetlerinin rengi ne öyle? Sana bunları kim zorla giydiriyor? Bir şövalyenin yardımcısına yakışır şekilde ne zaman giyineceksin merak ediyorum?
Sanço Panza: Sizin beğenmeniz için allı morlu olması lazım ama o da bize gitmez işte senyör.
Don Kişot: Bir süredir bana karşı tavırlı bir halin var. Bu sözlerinde hiç yenir yutulur gibi değil. Al, sevdalısı olduğum bayrağımın rengidir; mor ise bir zamanlar değer verdiğim insanın simgesidir. Anladığın üzere benim için bu renkler, ezikliğine alet edemeyeceğin nispette kıymetlidirler. Kastettiğin yakışıksız itaba gelince, vaktiyle delikanlılığımıza dil uzatan ırkçı şövalyeyi hiddetle pespaye edişimi unutmuş gibisin. Sonra bu 'biz' lafı da ne oluyor? Kimlere dâhil oldun? Bu sözlerini hiç hoş karşılamadım bilesin!
Sanço Panza: Sadece şaka yapıyordum efendim, böyle basit bir konuyu bahane ederek sizi küçük düşürmeye kalkacak kadar karaktersiz miyim?
Derken şaşılacak bir şey olur ve Sanço' nun eşeği dile gelir.
Eşek(!): Yeter yahu bu buluttan nem kapan hayalperestin peşinde olmayacak bir ada uğruna ömrümüzü heba ettiğimiz!
Don Kişot: Yüce tanrım, kulaklarıma inanamıyorum bu uyuz eşek konuşuyor! Yo,Bu kadarı bana bile fazla.
Eşek(!): Köyümüze geri dönelim, hassas ihtiyarı kaderine terk edelim Sanço.
Sanço Panza : ...
Don Kişot: Kırk yıl düşünsem bir eşekle muhatap olacağım aklıma gelmezdi. Şarklıların bir deyişi vardır; ‘’eşek ne anlar hoşaftan’’ diye bu minvalden hareketle; hissiyatımı ve hayallerimi anlayabilme istidadını sende görmüyorum aciz hayvan. Bu münasebetsiz çıkışlarını da tabiatına bağlıyor ve canını bağışlıyorum. Belli ki sana konuşmayı öğreten Sanço, aramızdaki hukuka dair tek söz etmemiş. Düşmanlarımın anırması bana zerre tesir etmezde, güvendiklerimin sessizliği beni kahreder. Sanço seni davamıza karşı isteksiz ve inancı sarsılmış görüyorum, buna sebep ne?
Sanço Panza: Dayağın en fazlasını ben yiyorum, günlerce aç kalıyorum ama gözünüzde zerre kadar değerim yok. Sizi yalanlarla avutmaktan bıktım efendim. Yalandan da olsa size inanan tek insanım, bana reva gördüğünüz bu muameleyi artık hazmedemiyorum senyör.
Don Kişot: Ben kimsenin kolay kolay elde edemeyeceği şerefli bir mesleği seçtim. Nerde bir kötülük varsa kılıcımla ezmenin derdindeyim. Sana kutlu davamda yanımda olma şerefini bahşetmişim daha ne istiyorsun? Sanço, eşeğini bağışladığım için bana dua edeceğin yerde hala gevezelik ediyorsun. Hadi artık toparlan! Esaretteki halkımız bizden yardım bekliyor!
Sanço Panço: Peki efendim, peki…
Aralarında geçen bu münakaşa, kader birliği eden bu iki yoldaşın yarenliğine yakışmamıştır. Bir gün yol üzerinde bir dük ve düşesle tanışırlar. Dük ve düşes Don Kişotla, yardımcısı Sanço ’nun deli olduğunu anlayarak onlarla eğlenmek ister. Bu yüzden Sanço’ ya ada valiliği vermeyi teklif eder. Don Kişot başta Sanço’ nun dürüstlüğünden şüphe etmediğini ancak resmi formalitelere karşı bigâne olduğunu söyleyerek teklife müspet bakmadığını söyler fakat sonrasında Sanço’ nun istekli tavrı ve dük ile düşesin ısrarlarına dayanamayarak yardımcısının vali olmasına izin verir.
Don Kişot: Evet Sanço, gösterdikleri bu büyük lütuftan dolayı güzel prenses ve soylu düke teşekkür et.
Sanço Panço: Saygı değer dük hazretleri verdiğiniz adayı öyle adaletli bir şekilde yöneteceğim ki gösterdiğiniz bu lütuftan dolayı pişman olmayacaksınız. Ömrüm boyunca size minnettar kalacağım.
Düşes: Soylu şövalye Don Kişot değerli tecrübeleriniz ve engin bilginizden istifade edebilmemiz için sizden rica ediyoruz topraklarımızda biraz daha kalın.
Dük:Evet senyör bizimle kalın,bizi bu zevkten mahrum bırakmayın.
Don Kişot: Size hizmet etmek benim için şereftir güzel prensesim ve soylu düküm. Ancak gezici bir şövalyenin eğer yapacak şerefli bir hizmeti yoksa aynı yerde fazla kalması törelere aykırıdır.
Düşes: Bana sık sık güzel prensesim demekle eşsiz güzelliği dillere destan Tobosolu Dulsinea’yı üzmüş olmuyor musunuz?
Don Kişot: Bu ince düşünceniz beni fazlasıyla duygulandırdı iyi kalpli sinyora. Size güzel demekle ona haksızlık yaptığımı sanmıyorum. Ayrıca sadece fiziki güzellik kadına üstünlük kazandırmaz. Ancak ahlak ve huy güzelliğiyle beraber olursa bir kıymet ifade eder. Eğer şu güzelliğinizin yanında; ağzı bozuk bir acuzeninkine eş, yılan gibi bir diliniz olsaydı dük hazretleri sizinle hayatını birleştirmeyi göze almazdı sanırım. Benim güzelime gelince o başka bir güzeli kıskanmayacak kadar faziletli ve soylu biridir.
Vakit gelmiştir; seyis Sanço Panza artık Beleşonya adasının valisi Senyör Don Sanço Panza’dır. Don Kişot, Sanço ’ya adaya gitmeden önce öğütlerini bir bir sıralar.
Don Kişot: Sevgili Sanço bilmiş ol ki devlet yönetimi fırtınalı bir denizde yolculuk etmeye benzer. Burada vali, ötede emanete ihanet etmiş bir hain muamelesi görmek istemiyorsan söyleyeceklerimi can kulağıyla dinle, zira bu sözlerim bir pusula gibi sana yol gösterecek.
Sevgili Sanço bilmiş ol ki merhamet eden merhamet bulur, sükût eden selamete erer, hayır söyleyen kar eder, kötü konuşan günahkâr olur, diline hâkim olmayan pişman olur.
Her idareciyi bekleyen üç tehlike vardır; para, kadın ve içki. Parayı seven adama maaşı az gelir; önce hediye kabul ederek işe başlar sonra rüşvet gelir. Kadınların gözyaşları seni aldatmasın. İçki insanı sarhoş eder, sarhoş adam ise devlet sırlarını açığa vurur.
Kanunlara gelince; az fakat tatbik edebileceğin kadar kanun çıkar. Tatbik edemedikten sonra en sert kanunlar bile bir işe yaramaz. Ne pahasına olursa olsun adaletten ayrılma; zenginin serveti fakirin sefaleti gözünü bağlamasın, haklı kimse güçlü o olsun. Suçluya hak ettiği cezadan fazlasını yükleyip kanunun pençesi altında ezme. Sadece delillere göre hareket et. Sakın sinirliyken karar verme. Hep bağışlayıcı ol.
Gece gündüz sık sık halkın içine karış. Çarşıyı, pazarı, okulu, hapishaneyi ve devlet dairelerini dolaş. Buralarda görülmen, herkesin kendisine çeki düzen vermesine sebep olacaktır. Meyhaneciye, kumarcıya, tefeciye, fahişeye, stokçuya göz açtırma.
Görgüsüz ve kaba insanlar gibi davranma.
Sevgili Sanço; kimsesiz yaşlıları, fakiri, yetimi,dul kadını gözet ve zekâsı yerinde olanlara iş bul, elinden iş gelmeyenleri de maaşa bağla.
Sanço Panza: Öğütleriniz için size minnettar kalacağım efendim.
Don Kişot: Sevgili Sanço, bu öğütlerin ve daha nice hikmetli sözün bulunduğu, değil valilik sırasında belki de ömrün boyunca ihtiyaç duyacağın hem ruhuna hem bedenine, hem de yönetime faydası dokunacak kuralların yer aldığı, senin için yazdığım altın öğütler risalesini al ve bir an olsun yanından ayırma.
Sanço Panza: Sevgili efendim şu altın öğütler risalesini kral hazinesine eşdeğer tutuyorum. İhtiyaç duydukça açıp mektupçuma okutacağım.
Don Kişot: Güle güle sevgili Sanço seni çok özleyeceğim.
Sanço Panza: Ben de sizi özleyeceğim efendim ama ne yapabilirim şu ada işini aklıma ilk sokan sizsiniz.
Sanço Beleşonya adasına doğru yeni görevini icra etmeye gider beri tarafta Don Kişot yalnızlığına içerlemektedir.

Don Kişot: Gel benim kahraman atım Rosinante, sonu hüsranla biteceği kesinleşmiş olan talihsiz maceramıza doğru yola koyulalım. Konuşabilseydin sen de beni suçlar mıydın merak ediyorum? Sanço gibi dünya malına beni değişip terk etmediğine göre, demek ki halinden memnunsun.
Hayatım bir anlam kazansın istedim, yatakta can vermek istemedim ve bu ateşten gömleği ben gönüllü giydim. Gerçek hayatı kazanmanın, ten sevdasından geçmekle olacağını kimseye anlatamadım. Kutsallarım çiğnenmiş, bencillik almış yürümüş; başkaları için yaşamak unutulmuş ve duyarlılık sinelerden kovulmuş, hal böyleyken ben nasıl çıldırmayayım Rosinante?
Bitmeyen özlemim güzel Dulsinea’m geldi aklıma, şimdi kim bilir ne haldedir? Bekle sevgilim seni kötü büyünün tutsaklığından kurtaracağım.
Koş Rosinante! Fethedilecek daha çok kale var, koş!
Laurie:Bilge kralın hikayesini hiç duydun mu?
Serpico: Hayır. Ama sanırım birazdan duyacağım.
Laurie:Bir kral varmış.Ülkesinin tam ortasında bir kuyu varmış. Herkes oradan su içermiş. Bir gece bir cadı gelip kuyudaki suyu zehirlemiş. Ve ertesi gün kral dışında herkes o kuyudan su içmiş. Hepsi delirmişler. Caddede toplanıp ''Kraldan kurtulmalıyız,çünkü kral delirdi'' demişler. Ve ardından kral gece gidip kuyudan su içmiş. Ertesi gün tüm insanlar mutluymuşlar çünkü kralları iyileşmiş.
Laurie, Serpico’ya ‘’mutlu’’ olması için davasından vazgeçmesi gerektiğini yukarıdaki misali vererek anlatmaya çalışıyordu.Peki kimdi Serpico ve davası neydi?
Serpico,kokuşmuş ve paranın karşısında eğilerek suçla bütünleşmiş olan Newyork emniyetinde;hayatını hiçe sayarak ahlaksızlığa başkaldıran, bir kutlu davanın divanesi olmuş, namuslu bir polistir. Yozlaşmış sistemin rotatifi halini alarak haysiyetsizce yaşamak yerine;hakaretlere,dışlanmaya maruz kalacağı,sevdiğinin ve dostlarının yüz çevirerek yalnızlığa iteceği, çileli ancak şerefli bir hayatı seçen, idealist bir polistir.
Başarıyla dolu meslek yaşamı boyunca; değersizliği kendine paye edinen,işkembe veriminin derdinde olan,*hep fani yirmidört saatleri kollayan ve kovalayan,miskin ve namevcut hayatın açıkgözlü muvazenelilerinin karşısında yer alarak, onurlu bir duruş sergilemiştir. Nezarethanedeki gariban suçlulara zulmetmediği gibi, paranın ahlaksızlığa perde olabileceğini düşünen şahsiyetsizlere de asla iltimas tanımayarak, meslektaşlarına adilane davranışın nasıl olması gerektiğini öğretendir.Rozetini satmayan;nihai muazzez zafere inanmış,abidevi bir şahsiyettir Serpico.
Erdemlerini koruma adına kalkıştığı savaşın en çetin sürecinde, önce sevdiği kadın Laurie;bu işkenceye daha fazla dayanamayacağını söyleyerek onu terk eder, sonra Brooklyn semtinde izbe bir binada ölümle randevusunda meslektaşları tarafından yalnız bırakılır.

Çok yakın mesafeden yanağına isabet eden kurşun bir mucize eseri beyin dokusuna ve damarlarına zarar vermeyerek kemiğe saplanıp kalır,ancak kurşun işitme sistemini parçaladığı için sol kulağı olaydan sonra duymaz olur.İyileştikten sonra polislikten istifa eder ve İsviçre’ye göç eder.On senelik gönüllü sürgün hayatı sonrasında vatanına dönüş yapar.Şimdilerde Newyork kırsalında bir dağ evinde yaşamını devam ettirmektedir.
Hikayedeki kuyudan zehirli suyu içen kral asla bir bilge değildi,gerçekte yalancı mutluluğa teslim olan, makus kaderine boyun eğen bir kaybedendi.Tıpkı Serpico’yla aynı dönemde yaşayıp onun gördüklerine tanık olduğu halde, teşkilattaki yozlaşmaya ses çıkarmayan,çürümüşlüğe adapte olan memurlar gibi.

Onları tarih asla affetmeyecek ve çevrelerindeki birkaç insandan başka hiç kimse hatırlamayacak.Lakin ulvi ve ebedi divaneliğe giriftar olan Frank Serpico’nun hikayesi nesilden nesile aktarılıp saygıyla anılarak, sonsuza kadar unutulmayacak.
*Necip Fazıl Kısakürek,''Divanelere Muhtacız'',İdeolacya Örgüsü.
Awakenings(Uyanışlar);Oliver Sacks'in aynı isimli kitabından uyarlanan,Robert de Niro ve Robin Williams’ın başrollerini paylaştığı dramatik bir başyapıttır.Bu hikayeyi herkesin bilmesi ve bir iç muhasebeye girmesi adına bu yazıyı kaleme almayı gerek gördüm.
Hikaye Newyork'un Bronx isimli semtinde;çalışanlarının hastalara,bir bitki misali yiyecek ve su vermekten öte bir şey yapamadıkları ve bundan dolayı adına ‘’bahçe’’ dedikleri bir klinikte geçer.Dr. Malcom Sayer rolündeki Robin Williams, klinikte çalışmak için başvurur ve zaten personel yetersizliği çeken yönetim onu işe kabul eder.
Dr. Sayer;en büyük zevki botanik bahçesinde bitkileri seyretmek olan,çalışmaktan arta kalan zamanlarını,kitap okumak ve piyano çalmakla geçiren yalnız bir idealisttir.

Hemşire Eleanor,doktora inanan ve çalışmalarını özveriyle destekleyen bir hastane çalışanıdır.Bir gece iş çıkışında doktoru kahve içmeye davet eder ancak Dr. Sayer belki korkaklığından,belki de mahcubiyetinden en geçerli sığınağını yani yalnızlığını tercih eder.

Leonard Love rolünü canlandıran Robert de Niro ;oniki yaşından bu yana tam otuz yıldır heykel formunda yaşayan,hayatiyetini annesinin yardımıyla sürdüren kronik hastalardan biridir.

Dr. Sayer; Leonard gibi yaşayan ölü modundaki,ensefalit salgınına yakalandıklarını düşündüğü, uyuyan hastaları bir araya toplar ve üzerlerinde yaptığı bir takım tetkikler sonrasında,aslında çevrelerinde olan bitene bigane kalmadıklarını,özde yaşadıklarını fark eder. Her biri etrafına ayan olmayacak bir formata gizlenmiş birer latenttir adeta.
Gözlem ve araştırmalarının neticesinde, aslında Parkinson hastaları için üretilen L-Dopa isimli ilacı Leonard üzerinde denemeye karar verir ve annesinin olur vermesiyle uygular. İlaç bir yeniden doğuşa, bir mucizeye sebep olur;tam otuz yıldır bir heykel gibi yaşayan Leonard hayata yeniden uyanır.Tam otuz yıl saati işlemiş fakat kendi durmuştur.Aynada gördüğü kırlaşmış saçları, sertleşen yüz hatları onu bir müddet sarssada,yeniden hayata dönmenin sevinci,kaybedilen otuz yılı unutturur.

Çok geçmeden ilaç diğer hastalara da uygulanır ve onlarda hayata yeniden uyanır.
Hayata yeniden uyanan Leonard,yıllardır o en çok özlemini çektiği,varlık sebebinin peşine düşer.Aşkı arar ve bir hastanın genç ve güzel yakınına çok geçmeden tutulur.

Leonard bir gece doktora telefon eder ve çok acil ofisine gelmesini ister.İnsanların yaşamın gerçek anlamını unuttuğunu;yaşıyor olmanın,ellerindekinin ve kaybedeceklerinin ne olduğunu onlara hatırlatmak gerektiğini haykırır Dr. Sayer’a…
Yalnız başına sokakta yürümek ister Leonard,özgürlüğünü ister.Ancak bu isteği klinik yönetimi tarafından reddedilir.Öfkeyle kaçmak isterken yakalanır ve paranoyak saldırganların tutulduğu parmaklıklarla çevrili özel bir bölüme alınır.Kendi ifadesiyle uyandırılıp kafese koyulmuştur ve bu durum onu kahretmektedir.Bu arada ilaç yan etkilerini göstermektedir,kontrol edilemeyen tikler...Dr. Sayer onunla konuşmak için kapatıldığı yere gelir.Serzeniş ve suçlamalarla geçen konuşmada, Leonard öfkesinin tavan yaptığı noktada doktorun yüzüne sarsıcı sözleri savurur:

''Hastalık beni bu dünyadan aldı ve otuz yıl savaştım hala savaşıyorum.Hiçbir özrün yok.Sen korkak ve hiç birşeyi olmayan birisin.Hayatın,hiç bir şeyin yok.Asıl uyuyan sensin!''
Bir süre sonra klinikteki odasına yeniden alınır,bu süre zarfında ilacın dozu arttırıldığı halde bir gelişmeye neden olmaz ve tikler,aniden kasılmalar devam eder.Gözlerini sabit bir noktada tutamaz ve bir kitabı bile okuyamaz.

Oğlunun halinden dolayı annesi oldukça rahatsızdır ve bu işkencenin artık bitirilmesini ister.İlaç etkisini yitirmiştir ve yan etkileri de dayanılmaz hale gelmiştir.Leonard için dünyaya ve hayatının anlamı olan kadına veda zamanı gelip çatmıştır.
Klinik yemekhanesinde buluşurlar.Leonard sandalyenin üzerinde bir sağa bir sola giden,yüz hatları şekilden şekle giren bir halde;bir daha onu göremeyeceğini,
ayrılık vaktinin geldiğini söyler.Leonard veda için elini uzatır,sevdiği elini tutar ve beline sarar, sanki bir müzik çalıyormuş gibi dans ederler,artık titremiyordur.

Bu sevdiğine son dokunuşudur,kliniğin demir örgülü penceresinden, hayatının elinden kayıp gidişini acı bir şekilde seyreder ve dipsiz uykusuna geri döner.

Dr.Sayer yaşananlar sonrasında gereken dersi almıştır ve hemşire Eleanor’u bir gece kahve içmeye davet eder.Teklifi karşılıksız kalmaz ve birlikte geceye yürürler.
Kendi elleriyle birşeyler yemek,yolda yürümek,kitap okumak,şarkı söylemek gibi eylemler bizlere sahip olduğumuz için değersiz birer özellik olarak görünmektedir.Oysa bu yetiler;onları kaybeden yada hiçbir zaman sahip olamayacak insanlar için paha biçilmezdir.
Dostluk,aile gibi kavramlar insana özgüdür.İnsanın yalnız yaşamak gibi bir lüksü yoktur,çevresine karşı sorumludur ve etrafındaki diğer insanlara,olaylara karşı kayıtsız kalmamalıdır.
« Önceki ::