Bülbülün Çilesi

25/7/2008 · Kategori: Emek verdiklerim



Bitmeyen özleminden dolayı yüreği yangın yerine dönen dertli bülbül; yad ellerde kanat çırparken, insafsız bir avcının ateşi sonrası kasvetli bir kuyuya düşer.

Kuyunun dibindeki balçık yılan ve çıyanlarla doludur.Bülbül düşer düşmez üzerine saldırırlar.O yaralı haliyle bu yaratıklarla amansız bir mücadeleye girişir. Özleminden aldığı kuvvetle yaratıkların hakkından gelir ve onlara gücünü kabul ettirir. Zulüm canavarları oyuklarına sinmişlerdir sinmesine ama içten içe de bülbüle diş bilemektedirler.Tedirgindir bülbül,uykuya hasret günler geçirir.

Kuyunun içerisinde ölüm kalım mücadelesi yaşanırken dışarıda hayat tüm canlılığıyla devam etmektedir.O sıra bir gül fidanı kuyunun ağzına doğru ağır ağır boy vermektedir.Semaya yaklaşan gülden habersiz olan bülbül; gece gündüz ''çare'' diye o güzel sesiyle içli içli feryad etmektedir. Günler böylece geçer.Bir sabah göğe baktığında gül goncasını görür ve sevinçten kendini harap eder. Öyle ya o gül ki bir gülümsemesi biçarelere deva,âşıklara şifa olandır.

Sabırla bekler. Sonunda gül açar. Lakin açan göz alıcı renge sahip zarif bir gül değildir,açan; solgun,boynu bükük bir güldür. Ezelden beri kırgın, semaya küskün olan bir gül…

Bülbül kırık kanatlarıyla uçmaya çalışır, tırmanmaya çalışır ancak bu nafile bir çabadır. Güle ulaşma adına tüm kalkışmaları başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Bülbül susar ve etrafa dipsiz bir sessizlik hâkim olur. Kaderine boyun eğen bülbül artık Rabbinden ölümü dilemektedir.

Kırgın gülün sırrına eremeyen bülbül yaşama sevincini kaybetmiştir ve ölümü bir kurtuluş olarak görmektedir.Genzi yakan ağır kokuya ve nice ağlamayı,inlemeyi içine çekmiş olan korkunç duvarlara dayanmak bir hayli zordur artık.Çok geçmeden dirayetini yitirir.Pusuda bekleyen zulüm canavarlarına gün doğmuştur. Birer birer meydana çıkıp bülbülün etrafını sararlar. Onu hemen öldürmezler,ona bu lütfu çok görürler.

Yılanlar kalbini karartmak için kanını zehirler,çiyanlar gülüp eğlenmek için galiz oyunlarına dahil ederler.Bülbülün çilesi günlerce sürer.Nice gün sonra hareketsiz haline aldanıp öldüğünü zannnederek işkenceye son verirler.Oysa bülbül ölmemiştir,hala nefes almaktadır.Çektiği acıların neticesinde mecalsiz kalan bülbül,yüz üstü yatmış vaziyette nihai sonunu beklemektedir.Derken at kişnemeleri ve nal sesleri yankılanır dağlardan.Tozu dumana katarak gelen atlılar kuyunun başında durur.Yaldızlı kaftanları,kabzası değerli taşlarla işlenmiş kılıçları ve gösterişli başlıklarıyla gelenler seçkin bir muhafız grubudur.Taşıdıkları sancakta Sakari melikesinin özel arması yer almaktadır.Geliş amaçları su ihtiyacını gidermektir.Aralarından görevlendirdikleri iki kişiyi bir ip sarkıtarak kuyunun dibine indirirler.Biri kanatları titreyen yaralı bülbülü fark eder ve onu bir mendile sararak göğsüne koyar.Muhafızlar saraya dönüş için kendilerine yetecek kadar suyu aldıktan sonra yola koyulurlar.

Muhafız yolda bülbülün yaralarını sarar,onu iyileştirmeye çalışır.Ancak bülbülün bilinci hala kapalıdır,bir türlü kendine gelemez.Şefkatli muhafız,saraya döndüklerinde olanları Sakari Melikesine anlatır.



Bülbülün acıklı durumunu gören sultan hüzünlenir.Avuçlarının içindeki bülbüle bakar ve gözlerinden iki damla yaş süzülür.Dökülen yaşlar bülbülün gözlerine değdiği an adeta bir abı hayat etkisi yaratır.



Gözlerini açan bülbül sultanın gam yüküyle buğulanmış büyüleyici gözleriyle yüzleşir.Onun canlanması sultanı sevindirir. Bir el işaretiyle kafese konulmasını emreder.Gözlerini bir esarette kapayan bülbül,yeniden açtığında bir başka esarete düşmüştür.Altın kafes;kuyudaki hapislikten sonra,bülbülün çilesini çekmekle yükümlü olduğu ikinci zindan hayatıdır.

Güzel sesine yeniden kavuşan bülbül;tutsaklığa aldırmaz ve sultana şiirler,şarkılar söyler.Fakat sultan ilgisizdir bülbülün çırpınışına,sarayı inleten bu hoş sedayı ifadesiz bir simayla izler.Bülbül sultanın maiyetindekilerle konuştuğuna hiç şahit olmamıştır.Başlarda bu durumu sultanın asaletine yorsada,en yakın hizmetkarlarıyla bile el işaretleriyle anlaşmasına bir anlam verememektedir.Bülbül gerçeği iki hizmetkar aralarında konuşurken anlar.Sultan sağırdır.Kahrından kafesin tellerine çarpar kendini,kanlar içerisinde kalır.Onun bu halini gören sultan derhal gözünün önünden kaldırılmasını emreder.Yaraları sarılarak ahşap bir kafese konulur.Uzak diyarlara giden bir kervana yetiştirilir ve bülbül şehirden uzaklaştırılır.



Kervanın istikameti; kalpleri dünyadan ahirete bağlayan nakşibend mürşitlerinin yurdu,Menzil ilidir.Bülbül bedevilerden birinin himayasindedir.Issız çölde develer ağır ağır ilerlerken sessizliği bülbülün içli feryadı bozar:

__ Sultan! Azad etmen beni senden uzaklaştıramaz çünkü sana bağlılığım bütün makamların ötesinde gönülden,beni saraydan kovup umutsuzluk çölüne atsan ne olur? Feryadımı duymasan ne olur?

Söylesene zerafetin timsali,nazenin dilruba! Ruhunu incitmekten hiçliğe mahkum olmak kadar korktuğumu bilmiyor musun? Dertlerin beni yıldırır mı sanıyorsun?


Bülbülün kederli yakarışı kervanda bulunanları hüzne boğar.Kervan muhafızlarından biri kafesin yanına doğru yaklaşır.Bu derviş giyimli kılıçlı adam bülbüle tanıdık gelmiştir fakat kim olduğunu çıkaramamıştır.Adam söze atılır:



____ Sen saraydaki bülbülsün öyle değil mi? Benim adım Yılmaz, bir zamanlar saray muhafızıydım.Seni kuyudan mendile sarıp ben çıkarmıştım hatırladın mı?

Adamı simasından hatırlamıştır bülbül ancak kervanda olmasına ve kılığına bir anlam verememiştir.Ona bu halinin sebebini sorar,ardından kendisini kafesten kurtarmasını,saraya dönmek istediğini söyler.Eskinin saray muhafızı,şimdinin derviş namzeti Yılmaz,bülbüle şöyle der:

__ Malda,mülkte yalanmış.Mağrur giysilerimden ve payelerimden arındım,sırtıma fakirlik hırkasını geçirdim.Manayı arıyorum,gerçek aşkı arıyorum.Biliyorsun,seni kuyudan kurtaran O' ydu,şimdi de beni karşına çıkartan yine O,herşeyin sebebi O...Ben sadece vesileydim.Masivanın büyülü perdesine aldanmışsın derindeki özü göremiyorsun.Baki olan varken,kula mecnun olmak niye bülbül?

Bülbül:''Allah bizimledir kardeşim,şükürler olsun.Ben zümrüd-ü ankanın menziline giden yolun Sakari melikesinin kalbinden geçtiğine inanıyorum'' der.Bülbülün vazgeçmeyeceğini anlayan Yılmaz, bedevinin eline birkaç akçe sıkıştırır ve bülbülü kafesten çıkarmasını söyler.Bedenen özgür olan bülbül,kalbini esir alan sultana doğru kanat çırpar.Meşakkatli bir yolculuk sonrası seher vakti saraya ulaşır.


Sultanın kaldığı odanın balkonundaki mermere konar ve türküler söylemeye başlar.

Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan
Aç pencereyi göreyim gül yüzünü uyan uyan

Aman yar canım yar yar
Sabah olmadan uyan uyan

Horozlar ötmeden güneş ışımadan uyan uyan
Kimseler görmeden usul usul bana gel*


Derken balkon kapısı açılır.Periden ala huriden müstesna güzelliğiyle arzı endam eden sultanın ta kendisidir.Bülbülü gören sultan hayretini gizleyemez:''Ben seni çöle göndermiştim,nasıl oldu da geri dönebildin? Neden geldin?.. Doğrusu sadakatin beni derinden etkiledi'' der ve bülbülü göğsüne alarak kanatlarını okşar.Sultan aslında doğuştan sağır değildir.Kısa süre önce galiz bir ruhun şeytani büyüsü neticesinde duyamaz olmuştur.Bülbül kararlıdır,zulüm perdesini parçalayıp sultanı büyüden kurtaracaktır.

Bülbül artık sarayın içinde özgürce uçmaktadır.Sultan bülbülü kendisine yakınlık ifade eden payelerle ödüllendirir.Bu olay sarayın kötü kalpli şirret büyücüsünün huzurunu bozar.Bülbülün ise sevinçten içi içine sığmamaktadır ve kendisine kin ve hased besleyenler umurunda bile değildir.Lakin kısa sürer sevinci, zira bir gün nedensiz bir şekilde saraydan kovulur.Ertesi gün saraya tekrar kabul edilir, sonrasında yine kovulur.Bu anlaşılmaz durum fasılalarla yinelenir.Bülbül, şeytani büyünün asıl tahribatı sultanın ruhiyatında yaptığını anlar.Çünkü bütün bu olanlar sultanın mikyas kabul etmez bir haleti ruhiyeye sahip olduğunu göstermektedir.

Bülbül bir gün göğsü kanlar içerisinde gagasında bir gül ile görünür saray semalarında.Bülbülü fark eden sultan penceresini aralar.Bülbül açılan pencereye doğru uçar ve tam içeri girecekken pencere olanca hızıyla yüzüne kapanır.Gül kırılır,bülbül düşer.Göğsündeki yara yetmezmiş gibi üstüne şimdi kanatları da kırılmıştır.Kuşlar duvarın dibinde çırpınan bülbülü fark eder.İçlerinden bir güvercin onu sırtına alarak sarayın yakınındaki ormana götürür.Bülbül kendine gelince olan biteni çevresindeki kuşlara anlatır.Şahin hışımla:''Sultanın gözünü oymalısın''der.Güvercin ise:''Sevdandan vazgeçme,aşkının peşinden git'' diyerek ona güç verir.

Bülbül,sultanın etrafında pervane gibi dönebilecek gücü  kazandıktan sonra tekrar saraya doğru kanat çırpar.Saray tebası onu görür görmez taş yağmuruna tutar.Durumdan vazife çıkartan kötü kalpli şirret büyücü;elinde tütsü çanağı ve iğrenç sesiyle bülbülü yolundan çevirmeye çalışır. Bu sırada sultan olan biteni odasının balkonundan endişeli gözlerle izlemektedir.Bülbül sultana Mecnun'un feryadıyla seslenir.

Burası mabedim burası dünyam
Bırakıp gidemem burada leylam
Ahh bir garip mecnunum yücedir sevdam
Beklemek ibadet gitmek ölümdür

Ne ettiyse bana kaderim etti
Kurduğum hayaller zamansız bitti
Ahh bir garip mecnunum yücedir sevdam
Beklemek ibadet kalmak zulümdür**


Ne atılan taşlar,ne de şuursuz kalabalığın hakaretleri; bülbülü kahreden sultanın bu zulüm karşısındaki kayıtsızlığıdır.Bülbül sabrını yitirir ve sultana ağır sitemlerde bulunur.Manzara böylesi vahim bir durum arz ederken rahman ve rahim olan Allah bir kez daha onu ateş hattından çekip kurtarır;bir güvercin sürüsü bülbüle kol kanat gererek ormana sığınmasını sağlar.

Aşkın savaş kasırgası yerini yine gamlı hazan rüzgarlarına bırakmıştır.Bülbülün kanatları sızım sızım sızlamaktadır.Fakat hiçbir sızı sultandan uzak kalmak kadar acı değildir.Bu hasrete daha fazla dayanamaz;gücünü toplar ve yine saraya doğru uçar.Bülbülün saray semasında göründüğünü haber alan sultan,onu görebileceği bir yere çıkar ve huzuruna gelmesini işaret eder.Bülbül sarayın bahçesine doğru alçalır ve sultanın ayakları dibine konar.Kanatları yoluk,bedeni yara bere içinde sultanın diyeceklerini bekler.Sultan konuşur:

__ Acizsin,iğrençsin ve mide bulandırıcısın.Senden nefret bile etmiyorum.Umrumda bile değilsin...

Akabinde gelen hakaretler çok daha ağırdır.Bülbül dostu Yılmaz' ı dinlemeyerek yaptığı hatanın geçte olsa farkına varmıştır.Uğruna canhıraş bir çaba gösterdiği sultan,kalbinin ve ruhunun duymadığı ifritten sözlerle bülbülü azurde kılmıştır.Hicap içerisinde boynu bükük bir şekilde sultanın hakaretlerini bitirmesini bekler.Sultanın sözleri bitince uçmak ister ama başarılı olamaz.Takatten düşmüş haliyle sarayı yürüyerek terk etmek zorunda kalır.Çıkış yolunda tebanın hakaretleriyle yüzleşir ve uzun süren sessizliğini bozarak onlara Yunus'un sözleriyle cevap verir.

Her kim bana taş atar,yağ,gül nisar olsun ona,
Urmaklığa kasdedenin,sunam ,öpem ,ayağını...
Her kim bana söğer ise her dem dua kılam ona;
Ekem kendi gözlerime alçaklığın toprağını.


Ormana yaklaştığı sırada girişte bekleyen birini fark eder.Tebadan biri olsa gerek diye düşünürken,bekleyenin simasını gördüğü an hayretler içerisinde kalır.Onu bekleyen; vefa timsali,seciye abidesi Yılmaz'dır.Bülbülü yalnız bırakmaya gönlü razı olmamış ve kervanı bırakarak Sakari ilini geri dönmüştür.Onu karşısında gören bülbül sevinç gözyaşları içerisinde Allah'ın ayetlerini zikreder ve Shakespeare'in sonesini dillendirir.

Duha vaktine ve durgunlaşan geceye andolsun ki,Rabbi'n seni bırakmadı ve sana darılmadı.(Duha suresi;1-3)

Düşünce insanların ve kaderin gözünden,
Afarozlular gibi yapayalnız ağlarım;
İrkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden,
Bahtıma lanet okur,yüreğimi dağlarım;
Talihi yaver giden herkese gıpta eder,
Şu denli güzel olsam,dostlarım olsa derim;
Şunda sanata,bunda dehaya içim gider,
Oysa solda sıfırdır yapmak istediklerim;
Kendimden iğrenirken aklım sana doğrulup,
Gönlüm kara dünyayı gerilerde bırakır;
Gündoğarken yükselen bir tarla kuşu olup,
Cennet kapılarında kutsal ezgiler şakır;
Öyle bir servettir ki sevgini anmak bile,
Sultanlarla yer değiş deseler de nafile.


*Neşet Ertaş; Uykuda mısın sevgili yarim
**Orhan Gencebay; Beklemek ibadet kalmak zulümdür

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »