Yitirilen Hayalin Adı Özel Harekat
8/12/2008 · Kategori: Emek verdiklerim

Hicranla nihayete eren destansı kardeşliği yazan tek yürek olmuş üç kalem; Reis,Demir ve Muzaffer…Onlar al bayrağın sevdalısı ve yürekleri millet sevgisiyle dolu üniversiteli polis adaylarıydı.Okulda aynı sınıftaydılar ve aynı yatakhanede kalıyorlardı,yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.Reis Karadenizli,Demir Egeli ve Muzaffer ise doğuluydu.Farklı coğrafyalara ait olmaları yakınlaşmalarına engel olmamıştı zira her biri karakterinde Anadolu insanının o benzersiz saffetli iyilik nüvesini taşıyordu.Dertli adamlardı,şerefli bir hayat biricik düsturlarıydı.
Reis; masmavi gözleri, inşaatlarda çalışmaktan nasırlaşmış elleri, hırçın fakat güldüren tabiatı ve bir bozkurdun ulumasını andıran konuşmasıyla yiğit bir Karadenizliydi. Zorluklarla ve kaybedilenlerin acısıyla yoğrulmuş bir hayattı onunki. Annesini ve babasını daha üniversite yıllarındayken ebediyete uğurlamıştı.Kardeşleri de geçim derdi yüzünden yurtdışına göçünce,memlekette bir başına kalmıştı.Fakat onu tarumar eden bu gidişler değil,sekiz senenin ardından sebepsiz yere çekip giden insafsız sevdiğiydi.Gece olduğunda yat içtiması sonrası koğuşu terk eder ve bir kuytuya sığınıp kahrederdi.''Ahlar'',''vahlar'',''oflar'' senfonisini icra eden tek kişilik orkestra gibiydi.Koğuşta kalıp uyuyabildiği zamanlarda ise sevdiğinin ismini sayıklar dururdu.
Hitabeti kuvvetliydi.Anlatmayı severdi.Mevzuuyu en ince ayrıntısına kadar tasvir eder,olaylar onun süzgecinden geçtikten sonra bambaşka bir hal alırdı.Bazen aşka gelir, yaşadığı yerleri anlatırdı.Köyünde bulunan, sırtlarında sepetle dağ gibi yükleri taşıyan, alınları kırışmış müşfik ve çalışkan kadınlardan; tez canlı, dik başlı ve tabancasını yâri gibi seven adamlardan, yağ tenekelerinden yapılmış evlerden ve yemyeşil ağaçlardan bahsederdi. Memleketine karşı öylesine hasret doluydu ki, anılardan bahsetmek her defasında gözyaşlarıyla son bulurdu. Mert adamdı, lafını sakınmazdı. Haksızlığa boyun eğmeyişi her zaman başına, dolayısıyla başlarına bela almalarına sebep oluyordu.
Demir; daha üniversite yıllarında hayat kavgasına girişip, Ankara caddelerinde minibüsçülük yapmak zorunda kalan ,dar kavisleri kıvrak direksiyon hamleleriyle atlatan,dağ gibi engelleri tırnaklarıyla kazıyarak aşan ve bu mücadelesinin neticesinde Allah tarafından kendisine dünyalar güzeli bir oğul bahşedilen azimkar bir koca yürekti. Okul bitince bir inşaat şirketinde işe başlamış fakat sonrasında işler ters gidip şirket iflas edince çareyi polis olmakta bulmuştu .Sınıfın organizasyon sorumlusuydu. Yöneticilik vasfına sahipti.Hanımını ve evladını uzak diyarlarda bırakmanın acısını günbegün daha bir artan hasretle derinden duyuyordu.
Ve Muzaffer...Kalem davasına düşmüş;ruhuna kapanık, içinden gelen sesi dinleyen sessiz bir adamdı.Konuşması gereken anı sabırla bekler,sanki ağzından çıkan her fazla sözden vergi alınıyormuş hissini uyandıran bir hassasiyetle kelimelerini dikkatle seçerdi.Genel itibariyle ruhiyatında bir ''sulh'' hali mevcuttu,pek az sinirlenirdi. Okul gazetesine bir yazı verip üstüne iki de şiir okuyunca arkadaşları onu ''üstad'' ilan etmişti.Bu ifadeden oldukça rahatsız olur ve mahcubiyetini defaatle ifade ederdi.Onun nazarında üstad, kitaplarını bir an olsun yanından ayırmadığı Necip Fazıl'dı.Uzun boylu temiz yüzlü bir gençti.Dünyanın zevkine dalanlar onun kitaplara gömülmüşlüğüne hayret ederlerdi.Bir hayalin müzmin sevdalısıydı,her aşkın sonunda divane olmak kaderiydi.
Reis'in derdi kaybettikleri,Demir'in derdi parasızlık ve Muzaffer'in derdi ise Leyla'ydı.Kederleriyle öylesine bütünleşmişlerdi ki;yıkık bir duruş,yakıcı bir iç çekiş ve kağıda düşen bir gözyaşı vaziyetlerini ayan etmeye yetiyordu.Diğer öğrenciler sıkıntılarını anlar gibi gözükmekle birlikte; iş, derdin künhüne inmeye gelince mesafeli dururlardı.Aykırıydılar.Yürüyüş çalışmaları sırasında uygun adımda bile zorlananlara inat,onlar dizlerini kırmadan tören adımda yürürlerdi.Komiser:''Ne mutlu Türküm diyene! Yürüyüş kararı sayılacak!'' dediği vakit,bir tek onlar göğüslerini yırtarcasına bağırırlardı.Bu sebepten her çalışma sonrası seslerini kaybederlerdi.
Okulda istirahat vakitlerinde, eski özel harekatçı Babadost Hasan ağabeyin güneydoğudaki anılarını dinlemek en büyük zevkleriydi.Babadost Hasan ağabey onlara,hainlerin kellelerini çuvallara doldurup milletin ayakları altına serdikleri ve kokuşmuş leşlerini akrebin arkasına bağlayıp ibreti alem olsun diye köy köy gezdirdikleri günleri anlatırdı.Bazen iç geçirir,bazen hüzünlenir fakat genellikle coşarlardı.En büyük idealleri özel harekat polisi olabilmekti. Bunun için dirayet,irade,inanmışılık ve elbette isabetli atışlara sahip olmak gerekiyordu.
Heyecanla bekledikleri günler gelip çatmıştı.Artık silahlarla atış yapabileceklerdi.On beş metrelik hedef kağıdında Reis mermileri kafada, Muzaffer göğüste toplamıştı.Demir ise hedef kağıdına bir tek mermi bile isabet ettirememişti.Havaya girmişlerdi,özel harekata gideceklerdi.Ayrılmak yoktu.Reis, Demir'e manidar bir ifadeyle baktı ve :''Üzülme kardeşim operasyonda biz Muzaffer ile ağır silahları kuşanırken, sen de artık mühimmat sandığını taşırsın ne yapalım'' dedi.Bu sözlerin ardından Muzaffer kahkahayı bastı.O gün akşama kadar Demir'e ''Sandıkçı'' diye takıldılar.Demir utancından renkten renge girmişti fakat ilerleyen zamanlarda gösterdiği azimle atışlarda ikisini de geçecekti.
Gel zaman git zaman okulun sonu, yani tayin kuralarının çekileceği gün gelip çattı.Reis sözlerine Ahmet Yılmaz'ın mısralarını iliştirip şöyle diyordu:''Uyan Türk Evladı! Uyuma uyan! Otuz kupona alınmadı bu vatan! Üstad ya Süleymaniye ya Kerkük başka gidecek yerim yok''. Bir zamanlar bizim olan fakat şimdilerde soydaşlarımızın zulüm gördüğü bu iki şehir elbette torbada yoktu.Kurada üçü de İstanbul'u çekti.Reis Avrupa yakasına,Muzaffer ile Demir ise Anadolu yakasında farklı semtlere düştüler.
Reis coşkun ve kabına sığmayan karakteri yüzünden Avrupa yakasında birimden birime dolaştı.Demir ikinci tayinle Ankara'ya gitti ve ailesine kavuştu.Muzaffer İstanbul'un Anadolu yakasında kaldı. Aralarındaki mesafeler ve mevcut görev yoğunluğu birbirlerinden kopmalarına sebep oldu.
Bir sene sonra Özel Harekat Daire Başkanlığı, Genelkurmay'ın talebinden dolayı kurs için alım yapacağını duyurdu.Muzaffer haberi alınca çocuklar gibi sevindi.Hemen Reis'i aradı ve haberden bahsetti.Reis tükenmiş bir sesle:''Üstad benim yaşım geçti,şartlarım uymuyor'' dedi.Muzaffer sonrasında Demir'i aradı.Demir:''Viran olası hanede evladu iyal var, evi barkı kime bırakıp geleyim Muzaffer?'' diyerek çaresizliğini ifade etti.Geriye özel harekat namzedi bir tek Muzaffer kalmıştı.
Özel harekat tercihi metropolde kahpe kurşunu beklemek yerine,dağlarda mermilere koşmak anlamına geliyordu.Muzaffer bir iç muhasebeye girerek imanını sorguya çekti ve nihayetinde şehadete inandı.Bir emrivaki yapıp ailesinden habersiz başvuru dilekçesini ilgili makama verdi.Akşama ailesine yaptığı başvuruyu söylediğinde bir anda kızılca kıyamet koptu.Söylenen sözler kahrediciydi.Bir şuurun kaybedildiğini acı bir şekilde tecrübe etti.Çanakkale destanının tarihe altın harflerle yazıldığı günlerde;oğlunu Bilecik istasyonunda gözyaşları içinde uğurlayan :''Oğlum! Babanı Dimetoka'da, dayını Şıpka'da ağabeylerini de Çanakkale'de kaybettim. Git sen de git minâreler ezansız, camiler Kur'ân'sız kalacaksa sen de git!'' diyen Söğütlü Hacer ananın şuuru...Birçok meslektaşı ailesini aşamadığı için özel harekata başvuramadı.
Muzaffer birkaç gün sonra dilekçesini geri almak zorunda kaldı.Dilekçeyi en sevdiği kitabın arasına koydu.Böylelikle birbirlerini kaybeden bu üç arkadaşın ortak hayalleri de tamamıyla sona erdi.

